14.3.13

Into the Wild

Bu film bir pasif intihar hikayesi mi? Bir ergen saflığı mı? İntikam öyküsü mü? Özgürlüğün doruğu mu?
İlk izlediğimde ne düşüneceğimi bilemedim, ama filmi izlediğim sitede "Aptal bir babadan zenginin mal mal gezip sonunda gebermesi." gibi bir yoruma çok sinirlenmiştim.
Sonra biraz araştırayım dedim ve hakkında makaleler yazılan bu adamla ilgili aslında bu yorumu yapan kişi ile benzer yorumlar olduğunu da fark ettim. Doğal park korucusu "Tam bir aptallık!" demiş mesela. İnsan neden pusula almaz?
Merak ediyorum, o otobüse rastlamamış olsaydı ne olacaktı? Gezip geri mi dönecekti, yoksa ormanın derinliklerinde daha önceden belki soğuktan mı ölecekti?
Daha da merak ettiğim bu hikayenin ne kadarının gerçek olduğu.
Wikipedia'da şöyle bir şeyle karşılaştım: "Bu adamın birden bire bir kahraman ilan edilmesi beni şaşırttı."
Christopher McCandless bir kahraman mıydı? Ya da yola çıkarken böyle bir niyeti var mıydı?
Çoluk çocuk sahibi olmak, bir aile kurmak, bir kariyer sahibi olmak hayatın hangi noktasında önem kazanıyor? Hatta sanırım hemen hemen herkesin bir noktasında önemini kaybediyor ama genelde görmezden geliniyor.
Freud'a göre seven ve çalışan insan mutlu insandır. Freud'u sorgulamak her ne kadar günahsa da (kendi kuramı içinde dinle alakasız) ben çalışıp mutlu olan bir insan görmedim. Belki de Freud'un çalışmaktan ne kastettiğini anlamadım. "Çalışan insan tükenir işte.", Mediha Korkmaz.
Mutluluk ve gerçek nedir ve gerçekten hayattan ne istiyorum? Her geçen gün cevabı daha da flulaşan bu soruları biraz daha flulaştıran bir yaşam öyküsü izledim.
Ve kim bilir kaçıncı kez benzer yorumları yaptım.

12.3.13

Beklenen filmler hep geç gelir

Bugün bir şeyler izledim, bir şeyler de yazdım üstünde sonra sildim. Neden yazıp neden sildiğimi açıklamıyorum. Ne demiş Kanık, onu da edebiyat tarihçisi bulsun.
Tamamen aç ve ofiste oturmuşken bütün gün sadece film izleyerek ve başkasını arayıp tamamen tesadüf eseri beni bulmuş ve sorularına tatmin edici cevaplar alamamış insanlardan ve tatlı getiren bir başka iş arkadaşı dışında kimsenin aramadığı 8 saatin sonuna gelirken bunları sırf yazmak için yazdım, bir şeyler yazıp silmiş olmanın verdiği ekrandaki boşlukla.
Bazen diyorum ki, internet kayıtları tutuluyor mu acaba ofisteki? Her yere erişim de serbest. Bir de odada kamera var mıdır diye sorguladığım oluyor. Odada birinin olması dedikodu yapmaya olmaması burnunu karıştırmaya sebep oluyor, her türlü milletin eline koz.
Let me singing a waltz.

7.1.13

ve sonunda hepimiz kendi hayatlarımıza ayrı ayrı devam ettik gittik...

bir gün -mesela baharın 15'i olsun- bir kaç kıyafet giyip çıkardıktan sonra -mesela bir jean ve bir t-shirt kombinasyonları varyasyonları olsun, belki de bir kazak ve bir kumaş pantolondur- tekinde karar verip evden ayrılmış olsun. yürüsün. sokakları geçsin. otobüse binebilecek olsa da binmemiş olsun. mesela kafası bozuk olabilir, ya da üşenmiyordur veya ne bileyim hava güzeldir filan. varsın bir kafeteryaya. fonda rock müzik çalan bir kaç eskitilmiş, belki de sahiden eskimiş, siyah boyalı banklardan ve ahşap masalardan oluşan bir yer de olabilir, günün popüler parçalarını çalan renkli puflarla dolu bol aydınlatmalı bir yer de, belki de doğu türküleri çalan ve şark odası şeklinde düzenlenmiş bir mekan da makul sayılabilir. işte öyle. 1,5 liradan bir çay ya da 7 liradan bir esspresso söylemiş olsun. geç kalmış, zamanında gelmiş ya da erken varmış olması da fark etmez. otursun. sonra/önce/o anda beklediği kişi gelmiş olsun. "eee..." desin. eee, sorgulayan, ne diyeceğini bilemediğinden vakit kazandıran ya da kekemelikten gelen uzunca çıkmış bir eee olabilir bu. "evet." desin, "ne haber?". meraktan, öylesine ya da nezaketen.
"iyi" desin karşısındaki de. içeriği tamamen belirsiz.
sonra müzik girsin araya. belki 15 saniye. ama daha uzun gelen.
"demek  calvivo okuyorsun ha?"
"evet, seni beklerken kesişen yazgılar şatosu'nu okuyordum."
sonra yine müzik.
sonra bir kaç el tavla.
sonra hep müzik.
"hala şiir yazıyor musun?"
"eh, üç beş bir şey var işte."
"güzelmiş."
sonra müziğin de değiştiği anda gelen tuhaf sessizlik.
"bir şeyler yer misin?"
"atıştırabilirim."
sonra hamburger, gözleme ya da ayvalık tostu yenilip ayran, kola belki de ice tea içilmiştir.
ve konuşulması gereken her şeyden uzak şeyler.
vesaire,
vesaire,
vesaire...
"demek artık başka bir şehirde yaşa..."
"ben bir arkadaşla buluşacaktım yarım saat sonra alsancak'ta/kızılay'da/kadıköy'de... geç kalıyorum."
"tamam o zaman. ne taraftan?"
"aşağı doğru. sen?"
"ben yukarı."
"o zaman sonra görüşürüz."
"görüşürüz."
sonra,
hiç.

22.11.12

wild horses

eğer hayat üstüne bir milyonuncu defa atıp tutacaksak, bizi kim durdurabilir? ama yapmamak lazım.
şimdi şöyle oluyor, bildiğin kalorifer peteğine bildiğin sırtını dayayıp hala üşüyorsan şunu da bil ki ya çoooook soğuk ya da ateşin var. ama genelde ikincisidir. şu anda da muhtemelen öyle.
fallar doğruysa, burda uzunca durdum, falcılar sadece öleceğin zamanı veremiyorlarsa, neden ki öyle?, birisinin adını bir sebepten sayıklarken acaba dersin ki, zaten hep bir acaba olmamış mıdır? ne bileyim. hayatımızda fransızca parçalar yer alıyor, bunu biliyor muydun mükremin? bir feriştah fantazisi içinde kaybolup gitmişsin de haberin yok.
bak ipler senin elinde olunca akşam yemeği yemeyebiliyorsun. halbuki yemen lazım. sonra banyoya girmen, çamaşır filan yıkaman, sabah erken kalkman vs.
biz senle bükreş'te bir üniversitede buluşamadık güzelim. başkaları buluşuyor. bazen bir dost der ki, derler bir şeyler  işte.
hani yine izlenecek filmler vardı? noldu gene? kendi kendine kendi kendini becerip bir kenara atmışsan ayakların donar işte. uyumak güzel olabilirdi, saç kurutmak da olmasa. şimdi kendini ılık sulara bırakmanın verdiği avantajlar var. dönüp de dolaşıp başladığın yere geliyorsun. geliyorsun yani yapacak bir şey yok. galiba bazen sürüklememek lazım. haneke.
o zarafet sende yok ne yazık ki. bir nilgün marmara değilsin. eski sevgilinin eski sevgilisini aslında sevebilirsin. hatta çok sevebilirsin. ama işte, ne demiş bir anti-oidipus kahramanı, bir sabah kalkarsın ve babana aşık olmadığını anlarsın.
zülfü livaneli gibi toplumsal gerçekçi foucaultlardan oluşan bir topluluk kursak, muhtemelen çok saçma olurdu. o yüzden kurmuyoruz zaten yani yoksa çoktan kurardık. neden kurmayalım?