24.10.13

akbank genelde boş bir banka olduğundan hoş bir banka olduğun.

bundan sonra uçak bileti alacağım yer yurt dışıdır.
evet! yurtdışı.
bu ülkenin bornovaları yerin dibine girse de kurtulsak.
bir sonraki adımımız,
ben bu incil zırvalarına çok feci kafayı takmış durumdayım. kitapta geçen bölümleri okumuştum bile! ve hatırlıyordum.
tartışma şurdan kopuyor, matta'da bir bölümde insanın kuşlardan daha değerli olduğu yazıyor.
öyle midir?
evet, ben yine de bazı kuşların bazı insanlardan değerli olduğunu savunabilirim ama orada demek istediğini anlayamayacak kadar da kalın kafalı değilim.
izmir'de devlet tiyatroları iş yavaşlatma eylemi filan mı yapıyor nedir? iki oyun var ikisine de gidesim gelmedi.
saat gecenin yarısı olmuş dostum ve hala şehrimize ceylan ertem gelmiyor.
ceylan ertem eğilmez.
teşbih-i beliğ.
kuzey avrupa candır. hiçbir şeyi değilse de müziği candır. bu noktada tarja trunen'dan da elbette bahsediyoruz ama sadece o ve onun tarzında müzik yapanlardan bahsetmiyoruz. örneğin nynke laverman'dan da bahsediyoruz, joose kestilato'dan da. örneğin bir ane brun kolay yetişmiyor. filan filan.
geniş müzik arşivi denildiğinde aklına kaç mb mp3 dosyasına sahip olduğu gelen arkadaşlarımız var. olabilir tabii öyle. muhakkak ben de bir neşet ertaş'ı bilmiyor değilim. lakin sevdiğimi söylemem de mümkün değil. herkes herkesi sevseydi dünya kardeş olurdu cicim, bildin mi? bilemedin değil mi...
hepinizi ama hepinizi uykulara çağırıyorum genç insanlar! hep sabahlara kadar oturup gecelere kadar uyumayınız. biraz da gecelere kadar oturup sabahlara kadar uyuyunuz. biraz da onu deneyiniz.
bir gün belki de günlerden hep cumadır.
pazar, mübarek gündür.
pazartesi sendromludur.
salı sallanır.
çarşamba çarşafa dolanır.
fakat perşembe, ah perşembe. pembe bir perişanlık der gibi. pembe periğ-şan-lık-lar...
üsküdarda 'perili köşk' diye bir köşk vardı ve içinde oturan kadının adı da perihan'dı. parası bol espiri anlayışı kıt bir ev sahibesiydi perihan. keşke dalga geçiyor olsam. ama o kadar gerçek ki... kuzguncuk yoluna yoluna gidenler görürler.
gözlerimde meniler.
gözlerimde meniler, çünkü canım sen suratıma boşaldıkça başka n'olacaktı? hiçbir zaman utanmadın. utanmaz insandın. ve eller kadir kıymet bilmedi annem. gözler bildi mi? onlar da bilmediler. "şimdi sen kalkıp gidiyorsun. git. gözlerin durur mu onlar da gidiyorlar. gitsinler." şair burada, siktirip git, demiş aslında. hayatımı sikmeden git, demiş yani. eline gözüne başlatma, demiş. çünkü cemal süreya bizden sorulur. zaten bu şiiri bir kişi daha ezberden okursa üstüne kusacağım.
hayatta en kötü ağrı diş ağrısı mı, regl ağrısı mı yoksa baş ağrısı mı? belki de kırık kemik ağrısı. yani o kadar emin olamiıyorum ki. hepsi aynı gün olsa o zaman karar verebilirim. ama öyle şey de olmaz olsun!

18.10.13

Yarının kaygısı yarının olsun. Her günün derdi kendine yeter.

bizler en kasıtlı tarafımızdan bu havaları seviyoruz. bu havalardan kasıt gri ve üşüten havalardır. mesela sex hiç yokmuş gibi. aslında kapıcının canı sıkılıyormuş. ondan gidip kocasının üstüne kaynar su dökmüş. mümkündür. tanımıyorum öyle bir kapıcı ama muhakkak öyle bir kapıcı vardır. zaten kapıcı uygunsuz bir kelime. uygunsuz da uygunsuz kullanılıyor. terbiyesizlik gibi bir anlamı yok ki. uygun değil işte. sinsi manalar yüklemeyin lan kelimelere.
crystal castles'ın bir tek şarkısını seviyorum, o da crimewave. o kadar. julie delpy dünyaya gelmiş en yetenekli fransızlardan olmalı. evet seni görmemek için kitabı almak istemiyorum. cevabı araya sıkıştıran türkçe öğretmeni gibi. dün gece herkesin ışıkları yanıyordu ama ben sokaktaydım. ama zaten her gece sokaktayım. ttnet allah belanı versin bu arada.
bir kaç parkta yürüdüm, iyi geldi. zaten benim için hepsi eski halinde. yeni hallerini görmüyorum bile. binecek salıncak bırakmadı şerefsizler. düşünüp kafa yoruyorlar ya, ne gerek var. sorgulayamazsın. git uyu. mesela elektrik kesintisi. çok güzel uyursun. yani geceyse.
çekirdek bağımlılığı birimi açılsın. psikiyatriye. zararı yok diye bağımlılık değil mi? bir de rujla hiç yenmiyor. müthiş sağlık ve kozmetik politikalarımla gümbür gümbür geliyorum a dostlar. mesela dudağını yiyene acı ruj. tırnağını yiyene acı oje oluyorsa bu da olur. denizli de denizi olduğu için denizlidir. yoksa neden denizli olsun. saçmalamayın.
geçen incil'den  bir iki cümle paylaştım, bir saatte 9 like aldı. çoğusu da dine inanmayan insanlardı. ve fakat enteresan. müthiş sosyal deneye dönüştüğünü düşünüyorum olayın. altına matta bilmem kaç yazsam acaba o kadar ilgi görür müyü? kendimi mini peygamber gibi hissettim. allah'ın kelamını kullara facebook yoluyla çaktırmadan iletiyorum.
işte böyle.

10.10.13

olur öyle

rüyamda gördüm. rüyamdaki iş yerim Hacettepe üniversitesi kampüsü, Ege üniversitesi kampüsü ve İzmir fuarı karışımı bir yerde tiyatro salonudur ve daha önceki rüyalarımda bir kısım kestirmelerini, alternatif çıkışlarını öğrenmişimdir. kafasında sorular vardı, belli. iş yerimin çıkış kapısında bekliyordu. salona giriyordu galiba oralar karışık. bir ara bir kaç bir şey sormaya çalışıyordu, şimdi mi aklına geldi, gibi cevaplar veriyordum. git diyordum. binanın içinde ordan oraya gidip daha önce çıktığım tuvalet camından çıkıyordum ve kapıda beklerken onu görüyordum. üstünde her zamanki deri ceketi, içinde benim vesilemle alınan bordo gömleği, gri kot pantolonu, kırmızı kenarlı gözlükleri ve siyah spor-şık ayakkabıları vardı, görüp yanından geçip gidiyordum. kapşonumu kafama çekip akşam gidebileceği yerlere gidiyordum sonra. arkadaşlarıyla. görüyordum. bu kez nedense Antalya sokaklarındaydık. gölge gibiydim. gölgeydim.
sonra uyanıyorum. aklında sorular olmalı. böyle düşünüyorum. sonra ilk sorduğu soruları düşünüyorum. "neden 5 ay sonra söyledin? neden 3 ay sonra bir daha yaptın? neden ablamın düğününe geldin? bir de ablamın düğününe geldin!" bu kadar.
bana göre en son sorulacak sorular ve verilecek tepkiydi. ne yaparsam yapayım ne ilgi çekebileceğimi, ne önemseneceğimi ne de sahiden dikkate değer bulunacağımı düşündürmüştü. en büyük problem ablasının düğününe gitmiş olmam gibiydi.
düğünden önce aradığımda gram dinlemeyerek sinirlenip telefonu suratıma kapattığını çabuk unutmuş olmalıydı. kendimi oraya ait hissetmediğimi ve gelmememin daha uygun olacağını söylediğimde onca işinin içinde saçma sapan şeylerle kendisini oyaladığımı bağırmıştı. o gece çok içmiştim. çoook içmiştim. gece boyu kusmuştum, sabah hala kusmuştum. öğlene kadar kendimi toparlayamamıştım. sonra kuaföre gitmiş, oradan eve gitmiş çorba içmiş, giyinmiş, makyaj yapmış, taksi çağırmış ve hiçbir şey olmamış gibi düğüne gitmiştim. o sıcakta adaçayı içmiştim. asla alkol içememiştim ama alkol bedavaydı. sigara içerken bile midem kalkıyordu. sık sık tuvalete gitmiştim. bir ara leyla nedense 50. yıl köşkü'ndeki film gösterimlerini sunan çocuğu sorma gereği duymuştu. bu muhabbetin üstüne uzun süre tuvalette kalmıştım.
sonra kimse kalkıp 'seni benden iyi kimse anlayamaz, anlamaya bile çalışmaz' denir. ben fotoğrafa bakınca gözlerinin altı morarmış -onca kapatıcıya rağmen- ve gözkapakları şişmiş birini görüyorum. çünkü en az 12 saat aralıksız ya kusan ya ağlayan insanların böyle olması normaldir. o en iyi anlayansa demek ki... yandık. o günkü halimi gören herkes, sen düğüne nasıl gittin ya, diye sordu. o, neden daha erken gelmedin, diye sordu. en çok ben oynadım ya da ablasının bir arkadaşı ama üçüncü isim yok. bir sürü fotoğrafta ve düğün videosunun pek çok karesinde olduğum için gıcıklığına yapmışım gibi gözüküyor. aklımın ucundan geçmedi.
görevim olanı yaptığımı düşünüyorum. görevimi son dakikaya kadar en iyi şekilde yaptığımı düşünüyorum. bir asistan, bir sekreter, bir hasta bakıcı, bir fahişe, bir imaj-maker, bir ik danışmanı, bir eğitim danışmanı, bir psikolog ve neticede bir sevgili olarak son dakikaya kadar en iyisini yaptığımı düşünüyorum. o kadar ki hala ileride lazım olur diye aldırttığım kıyafetleri görevlerini şu anda gerçekleştiriyorlar, o kadar ki acaba iş yerindeki resmi evrak işleriyle ilgili bir problem ya da yapılması gereken bürokratik işler silsilesi olursa nasıl sıraya koyar kime sorar diye düşünüyorum, o kadar ki evine düşen gölgemle yalnız kaldığında nasıl yaşayabiliyor... yaşayamıyor. yaşanmaz. o evde asla yaşayamayacak. yaşanır tabi. görünürde. çok güzel yaşanabilir. ama yaşanmaz. elini attığında cebinden çıkardığı cüzdan bile beni hatırlatırken, yemeğini yedikten sonra yapacağı türk kahvesini pişireceği cezve de, pişireceği yerde yere döktüğü kahve de, en çok da çırılçıplak evde, yapayalnızken, yaşatmayacak.
şimdi kendisinin bitmediği, yitmediği, sadece gittiği filan. öyle mi? naif.
aklında sorular olmalı. neden yaptığıma, neden o iki insanı seçtiğime, alkol alıp almadığıma, ne zamandır bu muhabbetlerin olduğuna, aslında yıllardır mı olduğuna, hoşuma gidip gitmediğine, kendisinde neyi bulamadığıma, bunu neden hak ettiğine, bunu hak edecek ne yaptığına ve neden ve neden ve tekrar neden ama neden yaptığıma dair sorular. olmak zorunda. bu, kişisel bir meseledir. uzaktan bakınca atılıp tutulduğu gibi, benle ilgisi yok,luk bir mevzuu değildir. ne kadar dışsal atfedilirse edilsin içerideki bazı açıkların had safhaya geldiğinin açık göstergesidir. sorun sende değil bende'nin dünyanın en büyük teselli yalanı olduğunu bilmeyen yoktur. sorun sorundur, kimsededir ve herkestedir. sekiz yılda cevabı "salaklık" olarak verilmişse burada yazacağım cevap da bundan ibarettir. umarım artık köpeğin önüne kemik atılır gibi oyalama, uydurma, savsaklama kokan bu cevabın hakikatten böyle olduğu anlaşılır.
her şeyden beni silmesini sükunetle karşıladım da, grooveshark'tan kendisini silmesini nedense kaldıramadım. durup durup taktığım konuya bak. çok mantıklı değil mi?

6.10.13

inş cnm ya

ben bu demirhan tanık'ın yıllar evvel sabancı üniversitesi'nin öğrenci blogunda bi yazısını görmüş beğenmiştim. bugün de tesadüf grooveshark hesabına rastladım müzik listelerini de beğendim. blur'un coffe and tv parçası var listede hani sen düşün. 2007'de keşfettiğimiz parçalar. unutmuşuz yani.
http://akgul.bilkent.edu.tr/Tusiad/KADINRAPOR.pdf
bunu buldum, kadın girişimciliği ile ilgili napılır üstüne bilemedim.
bir de ben olsam evimde benim seçtiğim ne varsa makasla kırpar atardım. kendi zevkimi yaratırdım. bence yani. bilemiyorum.
saat yine 4:20.
hep diyorum, bir adam teoman sevecek. başka yolu yok. yok yok.
yokum diyoooor!