eğer hayat üstüne bir milyonuncu defa atıp tutacaksak, bizi kim durdurabilir? ama yapmamak lazım.
şimdi şöyle oluyor, bildiğin kalorifer peteğine bildiğin sırtını dayayıp hala üşüyorsan şunu da bil ki ya çoooook soğuk ya da ateşin var. ama genelde ikincisidir. şu anda da muhtemelen öyle.
fallar doğruysa, burda uzunca durdum, falcılar sadece öleceğin zamanı veremiyorlarsa, neden ki öyle?, birisinin adını bir sebepten sayıklarken acaba dersin ki, zaten hep bir acaba olmamış mıdır? ne bileyim. hayatımızda fransızca parçalar yer alıyor, bunu biliyor muydun mükremin? bir feriştah fantazisi içinde kaybolup gitmişsin de haberin yok.
bak ipler senin elinde olunca akşam yemeği yemeyebiliyorsun. halbuki yemen lazım. sonra banyoya girmen, çamaşır filan yıkaman, sabah erken kalkman vs.
biz senle bükreş'te bir üniversitede buluşamadık güzelim. başkaları buluşuyor. bazen bir dost der ki, derler bir şeyler işte.
hani yine izlenecek filmler vardı? noldu gene? kendi kendine kendi kendini becerip bir kenara atmışsan ayakların donar işte. uyumak güzel olabilirdi, saç kurutmak da olmasa. şimdi kendini ılık sulara bırakmanın verdiği avantajlar var. dönüp de dolaşıp başladığın yere geliyorsun. geliyorsun yani yapacak bir şey yok. galiba bazen sürüklememek lazım. haneke.
o zarafet sende yok ne yazık ki. bir nilgün marmara değilsin. eski sevgilinin eski sevgilisini aslında sevebilirsin. hatta çok sevebilirsin. ama işte, ne demiş bir anti-oidipus kahramanı, bir sabah kalkarsın ve babana aşık olmadığını anlarsın.
zülfü livaneli gibi toplumsal gerçekçi foucaultlardan oluşan bir topluluk kursak, muhtemelen çok saçma olurdu. o yüzden kurmuyoruz zaten yani yoksa çoktan kurardık. neden kurmayalım?
22.11.12
18.9.12
I do hope so
son günlerde hiç yorulmadığım kadar yoruluyorum. istanbul'a taşınmak, işe başlamak, para kazanmak için lüzumsuz kağıt işleri yapmak, hiç kimsenin istanbul'da olmaması, olanın da bencileyin işe gitmesi ve herkesin evine kendini zor atması, nedense hafta sonlarının da hafta içlerinin aksine yönde bir hızla geçip gitmesi ile ilgili her şey. ve diğer kişisel sebepler.
sen şimdi bana kalbi çoktan dağılmamış ama aşka inanan bir adam göster o da benle anlaşabilsin. böyle fonda anathema çalsın filan bu sırada. aşağsı şebnem ferah.
ne mahremiyetin ne de güvenin yıllardır kalmadığı bölgeden çıkış yok gibi. ama bundan sana ne bana ne ona ne bize ne size ne onlara ne...
balkonda kızlı erkekli bira içip türkü çığırdıkları için kiracısı kızları evinden atan ev sahibemin varlığına inat, evine gidemediğim, gidip de kalamadığım, kalıp da duramadığım, üstüne onlar gelince kovduğum adamları düşünüyorum. "gündeliğin başı boş ayrıntılarında zaman zaman geri tepip duruyorlar." suçu da zamanın tersliğine atmak adettendir. sahi öyleydi desem yalan olur. yine de görülecek şeyler vardı demek ki bir kaderci yaklaşımla.
şimdi çıksa ve gelse, o, ben, esra erol, hülya avşar ve acun napardık koca istanbul'da? hangimizin yatıyla giderik çeşme kıyılarına? bilinmez.
ne kadar zaman olmuş bir roman, eleştiri yazısı, dergi okumayalı, ne kadar geçmiş son izlediğim filmin üstünden? bunlar hep dert, hep problem. sabah ezanıyla kalkılıp ama asla namaz kılmayarak işe gittimiz bu yerde en yakın sinemanın ve kitapçının kilometrelerce uzakta olduğunu bilerek ve yüz bilemedin beş yüz metre ötedeki gösterimlere neden gittiğimizi kendimizin de bilmediği o günleri pas geçerek napıyoruz? neden çoğul konuşuyoruz? neden rakı, neden sigara, neden esra erol'un sesi kapalı, neden prodigy ve ne için lan içerenköy kozyatağı?
sen şimdi bana kalbi çoktan dağılmamış ama aşka inanan bir adam göster o da benle anlaşabilsin. böyle fonda anathema çalsın filan bu sırada. aşağsı şebnem ferah.
ne mahremiyetin ne de güvenin yıllardır kalmadığı bölgeden çıkış yok gibi. ama bundan sana ne bana ne ona ne bize ne size ne onlara ne...
balkonda kızlı erkekli bira içip türkü çığırdıkları için kiracısı kızları evinden atan ev sahibemin varlığına inat, evine gidemediğim, gidip de kalamadığım, kalıp da duramadığım, üstüne onlar gelince kovduğum adamları düşünüyorum. "gündeliğin başı boş ayrıntılarında zaman zaman geri tepip duruyorlar." suçu da zamanın tersliğine atmak adettendir. sahi öyleydi desem yalan olur. yine de görülecek şeyler vardı demek ki bir kaderci yaklaşımla.
şimdi çıksa ve gelse, o, ben, esra erol, hülya avşar ve acun napardık koca istanbul'da? hangimizin yatıyla giderik çeşme kıyılarına? bilinmez.
ne kadar zaman olmuş bir roman, eleştiri yazısı, dergi okumayalı, ne kadar geçmiş son izlediğim filmin üstünden? bunlar hep dert, hep problem. sabah ezanıyla kalkılıp ama asla namaz kılmayarak işe gittimiz bu yerde en yakın sinemanın ve kitapçının kilometrelerce uzakta olduğunu bilerek ve yüz bilemedin beş yüz metre ötedeki gösterimlere neden gittiğimizi kendimizin de bilmediği o günleri pas geçerek napıyoruz? neden çoğul konuşuyoruz? neden rakı, neden sigara, neden esra erol'un sesi kapalı, neden prodigy ve ne için lan içerenköy kozyatağı?
10.8.12
yel girmesi
bazen yazdığım şeylere çok gülüyorum. euheuehueh hatta. ama bugün gülme konusunda ciddi sorunlarım var zira sırtıma yel girmiş. gerçi annemin bile "yaşlı kadınlar gibi konuştun." diye nitelendirdiği bu yel girme meselesi başka nasıl ifade ediliyor onu da bilmiyorum ama emin olduğum bir şey varsa o da: gülmeme engel. nasıl kalakalıyorum nasıl belli değil.
insan tam da böyle şımarık şımarık akademik, mesleki, maddi şeylere üzülüp durunca işte böyle ufak tefek hasta oluyor ya, hah işte o en güzel şey. gürse (ya da gülse, yıllardır bilemedim, bilmek için de çabalamadım) birsel'den daha ciddiyim. böyle iyileşmesi zor olmayan ama bir günlüğüne olsun insanı kısıtlayan muhteşem fırsatlar bunlar hep. zira başka türlü şükretmek demeyeceğim ama gereksiz/abartılı/durumun hak etmediği kadar çok üzülme olayının sonu gelmiyor.
şimdi düşündüm de bir kaç yıl devlet okulunda bir yerlerde çalıştıktan sonra iyi bir özel okula okul psikologu olarak girebilirim. ve bu beni mutlu eder. bazen dönüp finlandiya'da master yapacaktım noldu, diyorum kendime. ama şu var, sürekli everest'e tırmanamazsın. zaten daima böyle yoğun bir çabada olunca insan bir yerde yoruluyor ve maalesef o tak etme noktası da en direnmesi gereken yer olabiliyor. yine de dünyada yapılacak çok şey var. polyannacılık değil bu. sürekli üzgün insanın ikincil kazançlarına batmadan, ya da iylik timsali olmadan durulabilecek ara bir yol, bir çıkış, bir nefes. çünkü gerçekten yapacak çok şey var! afrika'daki açlar napsın, köprü altında yatanlar nasıl okusun filan gibi sosyal gerçekçi mevzuulara girmek istemiyorum. "normal" bir insandan bahsediyorum. basit bir hobi edinmek zor değil. akıldan geçirmek gerek. her gün aynı şeyleri yapıyorum ama hiçbir şey yapmıyorum, tiribinden insanı korur. ülkenin üç büyük şehrinden başka gönlünce yaşanabilecek yerleri de elbette vardır. her kör gidişin bir getirisi çıkar. buna inanıyorum. şu hayatta bir seçim yaptım: ya mezun olmayıp ortalamamı yükseltecektim, ya mezun olup yoluma bakacaktım. mezun olmayı seçtim. böylece formasyon aldım. iddia o ki bunu alabilen son nesiliz. ikisi de istesem de dönüp elde edemeyeceğim şeylerdi. ama şunu elde ettim: bir gün akademisyenlikten bıktığımda yapabileceğim başka bir işim daha oldu. bedeli de akademisyenliğe girmem epey zor oldu.
sürekli yorgun üzgün kırgın olduğumu ifade eden cümleler kurmak istemiyorum, öyle hissetmiyorum da, ama elim, dilim öyle cümleler sarf ediyor. sıkıldım bundan.
sanırım aslında bu master vıdılarından da sıkıldım. mesela bundan size ne?
yel, iyi ki sırtıma girdin!
insan tam da böyle şımarık şımarık akademik, mesleki, maddi şeylere üzülüp durunca işte böyle ufak tefek hasta oluyor ya, hah işte o en güzel şey. gürse (ya da gülse, yıllardır bilemedim, bilmek için de çabalamadım) birsel'den daha ciddiyim. böyle iyileşmesi zor olmayan ama bir günlüğüne olsun insanı kısıtlayan muhteşem fırsatlar bunlar hep. zira başka türlü şükretmek demeyeceğim ama gereksiz/abartılı/durumun hak etmediği kadar çok üzülme olayının sonu gelmiyor.
şimdi düşündüm de bir kaç yıl devlet okulunda bir yerlerde çalıştıktan sonra iyi bir özel okula okul psikologu olarak girebilirim. ve bu beni mutlu eder. bazen dönüp finlandiya'da master yapacaktım noldu, diyorum kendime. ama şu var, sürekli everest'e tırmanamazsın. zaten daima böyle yoğun bir çabada olunca insan bir yerde yoruluyor ve maalesef o tak etme noktası da en direnmesi gereken yer olabiliyor. yine de dünyada yapılacak çok şey var. polyannacılık değil bu. sürekli üzgün insanın ikincil kazançlarına batmadan, ya da iylik timsali olmadan durulabilecek ara bir yol, bir çıkış, bir nefes. çünkü gerçekten yapacak çok şey var! afrika'daki açlar napsın, köprü altında yatanlar nasıl okusun filan gibi sosyal gerçekçi mevzuulara girmek istemiyorum. "normal" bir insandan bahsediyorum. basit bir hobi edinmek zor değil. akıldan geçirmek gerek. her gün aynı şeyleri yapıyorum ama hiçbir şey yapmıyorum, tiribinden insanı korur. ülkenin üç büyük şehrinden başka gönlünce yaşanabilecek yerleri de elbette vardır. her kör gidişin bir getirisi çıkar. buna inanıyorum. şu hayatta bir seçim yaptım: ya mezun olmayıp ortalamamı yükseltecektim, ya mezun olup yoluma bakacaktım. mezun olmayı seçtim. böylece formasyon aldım. iddia o ki bunu alabilen son nesiliz. ikisi de istesem de dönüp elde edemeyeceğim şeylerdi. ama şunu elde ettim: bir gün akademisyenlikten bıktığımda yapabileceğim başka bir işim daha oldu. bedeli de akademisyenliğe girmem epey zor oldu.
sürekli yorgun üzgün kırgın olduğumu ifade eden cümleler kurmak istemiyorum, öyle hissetmiyorum da, ama elim, dilim öyle cümleler sarf ediyor. sıkıldım bundan.
sanırım aslında bu master vıdılarından da sıkıldım. mesela bundan size ne?
yel, iyi ki sırtıma girdin!
20.7.12
yok sana başlık maşlık
canım kardeşim devlet üniversitesinde mastera kabul almak çok zor, özel de çok pahalı. napalım ölelim mi?
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)