Lucy etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Lucy etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28.6.10

iyi ki doğdun

bugün 28 haziran pazartesi, ben çandarlı'da olduğum için özel bir şey alıp yapabilecek olanakların çok dışındayım. bu sebeple ona bu yazıyı hediye ediyorum:
cansu,
çalan şarkı Michaelson - Die Alone  doğum günü konseptinden uzak bir şarkı adı işte. küfür eder gibi duruyor. ama dinlemeye başladığına eminim. hiç de göründüğü gibi değil. sıcacık bir şarkı. umutlu.
....................
kaç paragraf yazıp sildim acaba?
asla uygun şeyleri denk getiremiyorum.
üstelik de blogger kaç kere hata verdi, en son explorer da kendi kendini kapadı ve azimle burdayım.
sanırım bütün bunlar fazlasöze gerek olmadığını anlatmaya çalışıyor.
sadece,
keşke yanında olabilseydim. annesiyle kavga ettiğinde yanında olabilseydim mesela.
kendini bomboş üzgün yalnız hissettiğinde de yanında olabilseydim.
gülümsediğinde de sonunda yanında olabilseydim.
çünkü gülümseyeceğini biliyorum.
çünkü sonunda kendini yenilenmiş hissedeceğini de zaten biliyorum.
çünküo cansu. bütün sebep bu.
"biz güçlü kadınlarız."
ve ben de ona çilek bulur yedirirdim şu saatte işte. biraz da çikolata eritirdim benmari usulü. batırıp yerdi.
cansu bugün 23 oldu.
biz tanışalı bir yıl bile dolmadı.
ama dünyada olmadığım ilk iki yaşından beri bile onu tanıyor gibiyim.
çünkü bazı insanlar ruhunuza dokunabilirler. duvarlarınızdan geçebilirler.
21 yaşıma girerken cansu vardı. bugüne dek doğum günlerimin ne denli berbat geçtiğini anlatıp sızlanmıştım bir iki gün kala doğum günüme. "bak bence iyi geçcek" demiş ve bütün mızırdanmalarımı dinlemişti. berbat dediğim 20 yaşımın sonuna doğru bana verilmiş en büyük hediyelerden biriymiş cansu. ben bunu gördüm.
kaybettiğimiz bir şey yok.
önümüzde paylaşcak çok şey  var-buna sessizlik de dahil. çünkü ikimiz de konuşmaya bayılsak da bazen daha çok şey anlattığımız sessizliklerimiz var-aramızda da kilometreler. ne fark eder?çünkü o cansu.
cansu.
iyi ki doğdun!
iyi ki varsın.
bence iyi geçecek :)
seni seviyorum!
Lucy in the sky! ve zıplıyor!


25.3.10

CANSU BANA KÜSMESİN!

Cansu bana cevap vermiyor. Cansu bana cevap versin.
Erkekler, hepsi sizin yüzünüzden!
Ama Cansu :'(
Cansu!
Cansu bana küsmesin!
Barışana kadar da her gün cansu beni affetsin diye her yere yazarım, günleri de sayarım.
Cansu cevap versin!

22.3.10

hiçlik felsefesi

mütemadiyen kendimi gereksiz hissediyorum. hiç aralıksız yanlış işler yapıyor yanlış kelimeler kullanıyor yanlış hisler içine giriyor hatta yanlış makyaj yapıyor gibi hissediyorum. dünyaya gelmemişim de adeta düşmüşüm o da yalnışlıkla olmuş gibi sanki. bildiğin bok gibi hisseidyorum. ne kadar uyursm uyuyayım başım ağrıyor. ne yersem yiyim başım ağrıyor. ne kadar sigara içersem içeyim başım ağrıyor.
cansu sesimi duyar.

17.3.10

nietzsche'ler ağlamasın

konu nietzsche değil. ama ağlamasınlar bence onlar da.
bir tane kız var o ağlıyor, ona üzülüyorum ben.
"ama ağlamasııııııın!" diye de üç yaşında bir çocuk misali benim ağlayasım geliyor peşinden.
"mini mini bir kuş" şarkının ilerleyen dizelerinde donunca o kuş "ama donmasııııııııııııııın!" diye ağladığım gibi.
çünkü adı cansu. cansu demek can suyu demek. ağacı dikmek yetmez. cansuyu yoksa yaşayamaz ölür o ağaç. ama cansu göz pınarlarını sağa sola saçarsa nerden bulalım biz cansuyu?
olmasın böyle şeyler.
öperiz geçer hem.
uyursak da geçer.
öpmek ve uyumak en iyi iki ilaçtır.
cansu gözlerini Stanley Kubrick filimlerinin karakterleri gibi açık tutmaya çalıştıkça uyuyamaz.
uyumak için fazla yorgunsa da beyni, otursun iki dakika.
velhasıl...
nietzsche'ler ağlamasın, cansu'lar hiç ağlamasın.

iki cansuma da.

21.1.10

yazı odasında yolculuklar vs. şaşırtan varsayım

bir şeyler yazabilmem için ille de müzik olmalıymış. bilgisayarın hoparlörü çalışmaz olunca anladım. gittim içeriden telefonu getirdim, ordan açtım bir şeyler. tuhaftan da beter!
tuhaftan da beter olan bir başka durum da şu solda yazan kitap listesinin bir türlü ilerleyemeyip paul auster amcada takılıp kalması. sebebi kitabın kötü, çekilmez, okunamaz, sıkıcı, bayıcı, dilinin felaket bilmem ne falan filan olması da değil. zaten auster amca (nerden amcam olduysa bir anda) columbia üniversitesin'nde ingiliz, fransız ve italyan dili edebiyatlarını bitirmiş, 20. yy fransız şiir antolojisi yayınlamış, bol bol çeviri yapan ve bir o kadar da kitap yazan biri. yani başarız olmasını beklemiyor insan pek. derdini de olabildiğince net ve direkt anlatıyor. ama ben sayfa 35'te kalakaldım.
bkz. sayfa 28-29'da anlatılan banyo sahnesi:
yaşlı bir adamı yıkayan, orta yaşı biraz geçmiş bir kadın, bu sırada ereksiyon haline gelen "büyük patron" ve kadının sol el çalışmaları sonucu meydana gelen katarsis.
kitabı kapatıp "that's it! enough! paul auster de çok oldu!" dedim. (neden yarısını ingilizce yarısını türkçe dediğimi bilmiyorum ama bu aralar bu iş böyle ilerliyor.) yavaş yavaş gelişen bir sürecin patlama noktasına geldiğimi fark ettim. ne acı. artık seks, şefkat, sevgi, aşk, ihtiras, entrika, sevişme, aldatma, terk etme, boşalma, cinsellik, sevgili vb. temaları olan bir çok şeye tahammül edemiyorum. film veya dizilerdeki bu sahnelere uzun uzun ağlayıp geri kalan kısımı oldukça kaçırıyorum, kitapları kapatıp kenara kaldırıyorum, insanları öldürmek isteyip kafamı başka yöne çevirmekle yetiniyorum.
"eğer ortada değiştirilemeyen bir fiziksel gerçeklik varsa kişi tutumlarını değiştirir, eğer ortada sosyal bir gerçeklik varsa kişi muhatabı olduğu sosyal varlığı değiştirmeye çalışır ya da onu terk eder." bu teoriye eklenmesi gereken, kişi fiziksel gerçekliği yok sayabilir. ben bugün bunu gördüm. (bu arada tdk muhatap sözcüğünü sözlüğüne almamış, şaşkınım, google doğrulamasa uydurduğumu sanacaktım.)
yeni kitabım: şaşırtan varsayım-insan varlığının temel sorunlarına yanıt arayışı. kitaptan bir parça:
"soru: ruh nedir?
yanıt: ruh, akıl ve özgür iradesi olan bedensiz bir canlı varlıktır.-katolik ilmihali
*karım odile (burda araya giriyorum, fakat odile, nasıl yani?) küçükken bu ilmihali yaşlı bir irlandalı teyzeden duyduğunda onun akasanından varlık'ın ingilizcesi olan being'i fasülye anlamına gelen bean olarak anlarmış. ruhun bedeni olmayan canlı bir fasülye tanesi olması düşüncesi onu her ne kadar hayretler içinde bıraktıysa da bu derdini kimselere açmamış."
kitap ruhun ne olduğundan algısal yanılsamalara, bitkibilimden çeşitli alanlardaki deneylere kadar pek çok şeye ilginç bakış açıları getiriyor. keyifli de anlatıyor gördüğüm kadarı ile. yazar da francis crick, tübitak yayınlarından çıkma.
sanırım yukarıda saydığım kavramlara tahammül edebilene kadar felsefe, bilim, din, yazın üstüne şeyler okuyacağım. no more human being!
biterken çalana bakınız: my dying bride - roads  (cansu haklıdır, şafıl bir tanrıdır-tanrıça da olabilir.)

13.1.10

daddy's back (çok fazla amerikan dizisi izlemek)

Ben yazmayacaktım. Artık okuyacaktım, susacaktım. Kafa şişirmiş filandım. Kanı'm öyle demişti en azından.İnsanlar şikayet değil takdir etse de. Sanırım ortada şişen tek kafa benimkiydi. Bilmiyorum. Pagan Poetry son yazımdı-diğeri bir nevi duyuru idi. Aradan 21 gün geçmiş! Belki de tek kabiliyeti kelimeleri yan yana doğru düzgün dizebildiğini sanan biri için oldukça uzun bir süre bu. Yazanlar bilir.
Herkese bambaşka sebepler söyledim. Asıl sebebi ben de hala net göremiyorum. "Yorum yapmıyoruz, ondan soğudun sen." dedi Onur. "Yok." dedim. "Alakası yok." Belki de vardı. Emin değilim. "Çok depresifti zaten." dedim. "Ben depresifim diye insanları da depresyona sokmanın bir manası yok ya."
İki gün önce sözlüktekiler dedi: "Bolg'u da bırakmışsın, buralarda da yoksun." "Sevmiyorum interneti eskisi kadar, zaten kablosuz internet de bozuldu." dedim.
Eski sevgilim yazdığım her şeyi okuduğunu söyleyerek geldi. "İyi yazıyorsun." dedi. "Biliyorum." dedim. Ukala ve sarhoştum.
Bugün baktım, Ferit takip etmeye karar vermiş. Okuduğundan haberim yoktu.
Ve Cansu, yani Lucy, dediklerinizden kaleidoscope yapsam yazısında hemen hemen tüm yorumları tek tek yazmış. Benimkileri de yazmış. Hatta yer yer italik, yer yer bold yazmış. Bazen de harflerin puntosunu büyütmüş. Ben ve Lucy'ye yorum yapan herkes böylece kollektif bir blog yazısı yazmış kadar olmuşuz. (Eline sağlık Lucy)
Dolaylı olarak da olsa, zaten yazılmış olan şeyler de olsa onlar, bir nevi yeniden yazmış oldum gibi geldi. Daha çok zamanım vardı gibi. Ama döndüm.
How I Met Your Mother dizisindeki Barney gibi "It's gonna be legan-wait for it!" diyip sonraki sezona "DERY!" diye haykırarak girmediğim aşikar.
Ama Cemal Süreya gibi "fena değildir... üstü kalsın..." diyebilirim sanırım.
Ballı yeşil çay sevmediğime karar verdim geçen zamanda. Kuzenim Yazgı bayılıyordu buna. Ama şu ayrıntıyı es geçmişim sanırım: o ballı yeşil çay içerken ben de sade türk kahvesi içiyordum. Belli ki damak tadımız aynı değil. Yaseminlisi favorim.
Birinin kocaman bacakları varsa, yanında otururken kendimi ilkokul çocuğu gibi hissettiğimi fark ettim.
Vizelerim açıklandı, her zamanki gibi ortalama civarında gezmişim. Şaşırmadım.
Biri, kim bilmiyorum, bana "hala saf duygular içindesin" diye mesaj attı.
Başka biri, bunun kim olduğunu biliyorum, ton balıklı makarna tarifi sordu. Buna şaşırdım. Sorulacak şey değilmiş gibi geldi.
Proje hocam ya bana kızgın, ya ben öyle sanmaktayım. Galiba kendisinden tavsiye mektubu istemeyeceğim. Hoş şeyler yazmayacak diye düşünüyorum.
ALES'i abarttıklarını düşünüyorum. Gördüğüm en kolay sınavlardan biri. ÖSS daha zordu. (Kafamdaki fonda "büyük lokma ye amaaaa, büyük söz konuşma" diye inletti Sibel Can şu satırı yazmamla beraber. Sonra da Şebnem Ferah ona cevap niteliğinde "her şey insanlar için!" dedi.)
Ve evet, final öncesi tatili. Baygınlıklar içindeyim, çalışmamak için her şeyi yapıyorum, söylemeye gerek var mı?
Biraz da gündem:
N'olacak bu eczacıların hali?
Peki ya İsrail Türkiye'den özür dileyecek mi?
Biterken çalan:
Apocalyptica - I don't care