bir şeyler yazabilmem için ille de müzik olmalıymış. bilgisayarın hoparlörü çalışmaz olunca anladım. gittim içeriden telefonu getirdim, ordan açtım bir şeyler. tuhaftan da beter!
tuhaftan da beter olan bir başka durum da şu solda yazan kitap listesinin bir türlü ilerleyemeyip paul auster amcada takılıp kalması. sebebi kitabın kötü, çekilmez, okunamaz, sıkıcı, bayıcı, dilinin felaket bilmem ne falan filan olması da değil. zaten auster amca (nerden amcam olduysa bir anda) columbia üniversitesin'nde ingiliz, fransız ve italyan dili edebiyatlarını bitirmiş, 20. yy fransız şiir antolojisi yayınlamış, bol bol çeviri yapan ve bir o kadar da kitap yazan biri. yani başarız olmasını beklemiyor insan pek. derdini de olabildiğince net ve direkt anlatıyor. ama ben sayfa 35'te kalakaldım.
bkz. sayfa 28-29'da anlatılan banyo sahnesi:
yaşlı bir adamı yıkayan, orta yaşı biraz geçmiş bir kadın, bu sırada ereksiyon haline gelen "büyük patron" ve kadının sol el çalışmaları sonucu meydana gelen katarsis.
kitabı kapatıp "that's it! enough! paul auster de çok oldu!" dedim. (neden yarısını ingilizce yarısını türkçe dediğimi bilmiyorum ama bu aralar bu iş böyle ilerliyor.) yavaş yavaş gelişen bir sürecin patlama noktasına geldiğimi fark ettim. ne acı. artık seks, şefkat, sevgi, aşk, ihtiras, entrika, sevişme, aldatma, terk etme, boşalma, cinsellik, sevgili vb. temaları olan bir çok şeye tahammül edemiyorum. film veya dizilerdeki bu sahnelere uzun uzun ağlayıp geri kalan kısımı oldukça kaçırıyorum, kitapları kapatıp kenara kaldırıyorum, insanları öldürmek isteyip kafamı başka yöne çevirmekle yetiniyorum.
"eğer ortada değiştirilemeyen bir fiziksel gerçeklik varsa kişi tutumlarını değiştirir, eğer ortada sosyal bir gerçeklik varsa kişi muhatabı olduğu sosyal varlığı değiştirmeye çalışır ya da onu terk eder." bu teoriye eklenmesi gereken, kişi fiziksel gerçekliği yok sayabilir. ben bugün bunu gördüm. (bu arada tdk muhatap sözcüğünü sözlüğüne almamış, şaşkınım, google doğrulamasa uydurduğumu sanacaktım.)
yeni kitabım: şaşırtan varsayım-insan varlığının temel sorunlarına yanıt arayışı. kitaptan bir parça:
"soru: ruh nedir?
yanıt: ruh, akıl ve özgür iradesi olan bedensiz bir canlı varlıktır.-katolik ilmihali
*karım odile (burda araya giriyorum, fakat odile, nasıl yani?) küçükken bu ilmihali yaşlı bir irlandalı teyzeden duyduğunda onun akasanından varlık'ın ingilizcesi olan being'i fasülye anlamına gelen bean olarak anlarmış. ruhun bedeni olmayan canlı bir fasülye tanesi olması düşüncesi onu her ne kadar hayretler içinde bıraktıysa da bu derdini kimselere açmamış."
kitap ruhun ne olduğundan algısal yanılsamalara, bitkibilimden çeşitli alanlardaki deneylere kadar pek çok şeye ilginç bakış açıları getiriyor. keyifli de anlatıyor gördüğüm kadarı ile. yazar da francis crick, tübitak yayınlarından çıkma.
sanırım yukarıda saydığım kavramlara tahammül edebilene kadar felsefe, bilim, din, yazın üstüne şeyler okuyacağım. no more human being!
biterken çalana bakınız: my dying bride - roads (cansu haklıdır, şafıl bir tanrıdır-tanrıça da olabilir.)
iklimler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
iklimler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
21.1.10
18.11.09
Sabina
Bir defterim var, bana kendisini nasıl sunması gerektiğini iyi biliyor sevgilim. Sevgilim mi dedim? Sahi, siz bana nasıl sunardınız bir zamanlar kendinizi? Ben gümüş tepsiler içinde ayağınıza kadar getirirdim hep ruhumu. Kapağı açana dek gizemli, tadına bakana dek ilgi çekiciydi belki, ama sonra tıka basa doydunuz, bunu biliyorum.
Sabina'nın acılarını anlıyorum. Öylesine trajik ki... Hatırlar mısınız, Das Experiment'i izlediğimde yazmıştım size, yine benzer hallerdeyim. Esir Ruhlar, izlemelisiniz sevgilim.
Sizin buraya gelmenize yakın ruhumun çatırtılarını duyuyorum hep. Yine benle aynı mekanlarda soluk almanızı ve adımlarınızı düşünüyorum. Fakat bunların teki bile umrunuzda değil, ne acı...
Size "dostum" diye hitab edemiyorum bir türlü. Siz hiçbir zaman sadece dostum olmadınız, zor bir iş bu. Ancak, o günler de gelecektir, belki.
Eski bir konak gibiyim sevgilim. Her geldiğinizde yürüyorsunuz içimde, yerler ayaklarınızın izlerini biriktiriyorlar, çökerek!
Saplantılı bir şey olmalı bu. Ne olduğunu yazık ki bilmiyorum. Ne olduğunu, bilemiyorum...
İçim çöküyor, içim çatırdıyor, bir gün yıkılacak-hissediyorum.
Odile olacağım.
Bir öğle vakti "Yarın öleceğim." diyeceğim ve öleceğim sevgilim.
Ama zaten ölmedik mi?
Öylesine hastayım ki...
Sabina'nın acılarını anlıyorum. Öylesine trajik ki... Hatırlar mısınız, Das Experiment'i izlediğimde yazmıştım size, yine benzer hallerdeyim. Esir Ruhlar, izlemelisiniz sevgilim.
Sizin buraya gelmenize yakın ruhumun çatırtılarını duyuyorum hep. Yine benle aynı mekanlarda soluk almanızı ve adımlarınızı düşünüyorum. Fakat bunların teki bile umrunuzda değil, ne acı...
Size "dostum" diye hitab edemiyorum bir türlü. Siz hiçbir zaman sadece dostum olmadınız, zor bir iş bu. Ancak, o günler de gelecektir, belki.
Eski bir konak gibiyim sevgilim. Her geldiğinizde yürüyorsunuz içimde, yerler ayaklarınızın izlerini biriktiriyorlar, çökerek!
Saplantılı bir şey olmalı bu. Ne olduğunu yazık ki bilmiyorum. Ne olduğunu, bilemiyorum...
İçim çöküyor, içim çatırdıyor, bir gün yıkılacak-hissediyorum.
Odile olacağım.
Bir öğle vakti "Yarın öleceğim." diyeceğim ve öleceğim sevgilim.
Ama zaten ölmedik mi?
Öylesine hastayım ki...
iklimler
iklimler: odile ve dickie hatta misa ve françois
"neredeyse bileklerimi kesecektim."
bu cümle yeterince açık mı? o kadar çok istedim ki bunu, daha başka istediğim tehlikeli ve garip şeyleri durduran üstüme yığılmış tuğlalardan oluşan mekanizma kalkmamı engelledi. bendeki süperego da böyle işliyor demek ki. kaslarımı felce uğratarak!
beni mahveden sahne tam da şurasıdır:
"neredeyse bileklerimi kesecektim."
bu cümle yeterince açık mı? o kadar çok istedim ki bunu, daha başka istediğim tehlikeli ve garip şeyleri durduran üstüme yığılmış tuğlalardan oluşan mekanizma kalkmamı engelledi. bendeki süperego da böyle işliyor demek ki. kaslarımı felce uğratarak!
beni mahveden sahne tam da şurasıdır:
"Bir serginin önünde durdu. Vitrinde deniz haritaları vardı; bunları sevdiğini biliyordum.
"Bunları size alayım ister misiniz?"
"Ne kadar naziksiniz, dedi... Evet, isterim; sizden aldığım son armağan olacak."
İki haritayı almak için dükkana girdik; Odile bunları götürmek için bir taksi çağırdı, elini öpeyim diye eldvenini çıkardı.
"Her şeye teşkkürler," dedi...
Sonra, hiç arkasına bakmadan, taksiye bindi."
evet, şurası doğru, her şey birebir örtüşmez bazen. ama yarattığı duygu fena halde benzeşir.
sevgili odile'e,
dickie'den sevgiler....
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)