söylediği ne varsa çok haklıydı.
söylediği ne varsa o kadar haklıydı ki sürekli kendime lanet ediyorum.
bence ben körüm.
inanmak istemesem de bence her konuda haklıydı.
bence ben yatıp uyuyorum.
ben özür dilerim.
sınavım var sinirlerim bozuk benim.
atılmamış tokatlar, öpülmemiş dudaklar, gidilmemiş yollar, içilmemiş şaraplar.
ve ben kendime hep bunu yapıyorum:
canım sıkılıyor benim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
canım sıkılıyor benim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
12.1.11
29.8.10
böh
yazasım gelmiyor. çünkü bu aralar çok fazla konuştum insanlarla biriken bir şey yok.
şarkıların remixleri genelde kötü oluyor. biri bunu söylemeli! mesela madonna'nın celebration şarkısı normalde güzel ama remix olmuş beğenmedim arkadaş. besame mucho parçası ya da. kaç çeşit versiyonu var? sayamazsınız. la isla bonita da öyle. all along the watchtower bile öyle. güzel bir parça görünce dayanamayıp coverlamak mixlemek arzusu... gerçi bazen çok iyi işler çıktığını da kabul etmeli.
ne diyorum ya?
açıköğretim fakültesi derslerine çalşmadım, çalışmıyorum.
hayaller var icraat yok modu. mesela okul zamanı okulla bir gitmiyor tatil gelince bol bol çalışırım dedim, tatil geldi çok sıcak yaaa! diye çalışmadım, okul yine açılınca havalar serinler de kütüphanede çalışırım diyorum. yersem yersen yerse yersek yerseniz yerlerse...
düşün ki ingilizce kursunun gerekliliklerini bile yerine getirmiyorum ama ielts'ten tabiiki 7,5'tan aşağı almam özgüveni var. nasıl bir salaksam. dur ya ben boyumun ölçüsünü alıp oturayım yerime. bu mallıkla bir yere varılamaz.
bu arada candela şarkısındaki dikkat edilecek noktayı unuttum yazarken iyi mi? ahahah ama kaçırmamışım. da ne uzun şarkıymış be! latin ateşi günümde değilim belli. hayır bir de hızlı konuşuyor, ona rağmen 5 dakikayı geçti susmadı. bir insanın şarkı içinde bu kadar çok şey söylemek arzusunda olması beni korkutur. tam 7 dakika sonunda bitti!
ha bir de madonna dinlerken yamuluyorum. don't cry for me argantina ile die another day arasındaki dağlar kadar fark... ya da like a virgin'deki sesi.
bütün bu şarrkıların linklerini versem dedim, pek üşendim. fizy.com'a adlarını yazın çıkar. ne üşengeç oldum ya bu aralar. oblomov halt edecek yakında.
hadi ben ödev yapayım madem öfleye püfleye. sonra da herkes bana 100 versin isteyeyim.
şarkıların remixleri genelde kötü oluyor. biri bunu söylemeli! mesela madonna'nın celebration şarkısı normalde güzel ama remix olmuş beğenmedim arkadaş. besame mucho parçası ya da. kaç çeşit versiyonu var? sayamazsınız. la isla bonita da öyle. all along the watchtower bile öyle. güzel bir parça görünce dayanamayıp coverlamak mixlemek arzusu... gerçi bazen çok iyi işler çıktığını da kabul etmeli.
ne diyorum ya?
açıköğretim fakültesi derslerine çalşmadım, çalışmıyorum.
hayaller var icraat yok modu. mesela okul zamanı okulla bir gitmiyor tatil gelince bol bol çalışırım dedim, tatil geldi çok sıcak yaaa! diye çalışmadım, okul yine açılınca havalar serinler de kütüphanede çalışırım diyorum. yersem yersen yerse yersek yerseniz yerlerse...
düşün ki ingilizce kursunun gerekliliklerini bile yerine getirmiyorum ama ielts'ten tabiiki 7,5'tan aşağı almam özgüveni var. nasıl bir salaksam. dur ya ben boyumun ölçüsünü alıp oturayım yerime. bu mallıkla bir yere varılamaz.
bu arada candela şarkısındaki dikkat edilecek noktayı unuttum yazarken iyi mi? ahahah ama kaçırmamışım. da ne uzun şarkıymış be! latin ateşi günümde değilim belli. hayır bir de hızlı konuşuyor, ona rağmen 5 dakikayı geçti susmadı. bir insanın şarkı içinde bu kadar çok şey söylemek arzusunda olması beni korkutur. tam 7 dakika sonunda bitti!
ha bir de madonna dinlerken yamuluyorum. don't cry for me argantina ile die another day arasındaki dağlar kadar fark... ya da like a virgin'deki sesi.
bütün bu şarrkıların linklerini versem dedim, pek üşendim. fizy.com'a adlarını yazın çıkar. ne üşengeç oldum ya bu aralar. oblomov halt edecek yakında.
hadi ben ödev yapayım madem öfleye püfleye. sonra da herkes bana 100 versin isteyeyim.
8.6.10
paradoksik niyet stratejisi
cansu ile ikimizin sık sık yaptığı konuşmalardan biri:
"ben blog'u bıraktım, yazasım yok, hadi yazdım diyelim, yayınlayasım yok."
"aynen."
bu konuşmaların yapıldığı günler çerçevesinde ikimizin de daha çok yazmaya başlaması benim aynaya bakıp gülmeme sebep olan bir şey. işte yine buradayım çünkü! ne demişti özlem? paradoksik niyet.
bazen kendimi asmak istediğim oluyor, ama beni taşıyacak kanca ve ipi bulup yeterince iyi bir düğüm atabileceğime hiç emin olamıyorum. (şu cümleyi yazarken iki hata yapmışım: ipi yazmak isterken içi, düğüm yazmak isterken de düşüm yazmışım. çok anlamlı el sürçmeleri olarak nitelenebilirler.) bihter'in nasıl intihar edeceğini merak ettiğimden aşk-ı memnu'nun son bölümünü izleyecek biriyim ben (hayır, bugüne dek tek bir bölüm bile izlemedim, inanılmaz ama gerçek, lost da izlemedim evet.). her yerde açtığım muhabbetse: "sizce bihter nasıl intihar edecek? bence bileklerini kessin ya da ilaç alsın, veya zehir, aslında, kendi kanını bile içebilir." en çok gelen tahmin silah ve asma yönünde oluyor. muhtemelen tek bir el ateş sesi duymakla yetineceğiz. yine de bir intiharı izlemek ilginç. fakat ne silah ne de kendini asmak kadınsı değil. herkese bunu söylüyorum. yine de kendimi asmak var içimde. eskiden yoktu. oldukça tuhaf geliyor. eskiden ben de kadınsı intiharlar peşindeydim. her kadın kadar. erkeksi protesto mu yoksa sahiden yaşamaktan mı sıkıldım, bilemiyorum. her girişimin de bir kurtuluşu olması çok acı. silahla bile intihar etse kurtulabilir insan. ve sakat kalabilir, ya da bitkisel hayata girebilir. dünyanın en büyük kumarı ne derseniz, intihar girişimi derim.
istediğim olmayınca ya da istemediklerim olduğunda kendimi derin bir çıkmaza düşmüş gibi hissediyorum ve her seferinde önüme elliden fazla hapı koyup yan etkilerini uzun uzun okuyorum. yarım saat kadar ağlayıp bütün o ilaçlara bakıp tek tek kaç tane hap olduğunu sayıyorum. sonra gözüm ocağa çarpıyor, kapının camlı olması canımı sıkıyor. milyonlarca bant gerek bütün boşlukları tıkamak için. yorgun ölmek istemiyorum. zaten ruhen yorgunum bir de bedenimi yormak işime gelmiyor. sonra pelin ya da yusuf'la konuşuyorum genelde. ama günün birinde kimseyle konuşmadan başladığım işi bitireceğimi biliyorum. siz insanlar söyleyeceğim sebepleri yetersiz ve anlamsız bulacaksınız. fakat tek bir sebebi var: çok anlamsız! ne kadar yalın ve basit bir sebep. ama öyle.
tanrı biliyor ya, kafamın içinde aydınlık tek köşe bile kalmadı. yıllarca çaba sarf ettiğim her ne varsa sonuna geldiğim yerdeyim. burdan sonrası belirsizlik. bu evde kalırsam, yavaş yavaş ölmeye devam edeceğimi biliyorum. cam fanus'un dışına çıkmalı, birileri yeni cam fansular kapamadan üstümüze çıkmalı. dokunabileceğini sandığın her şeyin önünde cam olan bir dünya! gözünün alabildiğinden öteyi görmek sadece hayal gücüne kalmış artık. koşup koşup aynı camlara çarpmaktan çok yorgunsun. hoşgeldin öğrenilmiş çaresizlik! fanus kalksa bile çıkamayacağına olan inancın öyle sabit ki, yerinden bile kalkasın gelmez. belki şans eseri sırtını cama dayadınsa düştüğünde fark edersin yokluğunu. fakat insan nefret ettiği bir şeye niye yaslansın ki?
ben boğuluyorum. alabileceğim oksijen pek kalmadı buralarda. her şey o kadar stabil ki... o kadar çok şeyin hesabını vermek zorundayım ki... o kadar yorgunum ki...
tanrının can sıkıntısını ben gidermek zorunda değilim. madem ezeli ve ebediyim, oyalanacak bir şeyler yaratayım bari, inancını bir kenara bıraksın. en azından benim için. oturtulduğum bu masadan artık kalkmak istiyorum! ve öldükten sonra da sonsuz bir yaşam bizi bekliyor olmasın lütfen. ne cennetin nimetini ne de cehennemin azabını kaldıracak gücüm yok. parçlarıma ayrılıp yok olmak istiyorum ben. ayrıca parçalarımın peşinde bile değilim, ne halleri varsa görsünler. ben cennetini de cehennemini de tattım. dahasını istemiyorum. İS-TE-Mİ-YO-RUM! Tanrı'nın bu denli anlayışsız olması niye?
"ben blog'u bıraktım, yazasım yok, hadi yazdım diyelim, yayınlayasım yok."
"aynen."
bu konuşmaların yapıldığı günler çerçevesinde ikimizin de daha çok yazmaya başlaması benim aynaya bakıp gülmeme sebep olan bir şey. işte yine buradayım çünkü! ne demişti özlem? paradoksik niyet.
bazen kendimi asmak istediğim oluyor, ama beni taşıyacak kanca ve ipi bulup yeterince iyi bir düğüm atabileceğime hiç emin olamıyorum. (şu cümleyi yazarken iki hata yapmışım: ipi yazmak isterken içi, düğüm yazmak isterken de düşüm yazmışım. çok anlamlı el sürçmeleri olarak nitelenebilirler.) bihter'in nasıl intihar edeceğini merak ettiğimden aşk-ı memnu'nun son bölümünü izleyecek biriyim ben (hayır, bugüne dek tek bir bölüm bile izlemedim, inanılmaz ama gerçek, lost da izlemedim evet.). her yerde açtığım muhabbetse: "sizce bihter nasıl intihar edecek? bence bileklerini kessin ya da ilaç alsın, veya zehir, aslında, kendi kanını bile içebilir." en çok gelen tahmin silah ve asma yönünde oluyor. muhtemelen tek bir el ateş sesi duymakla yetineceğiz. yine de bir intiharı izlemek ilginç. fakat ne silah ne de kendini asmak kadınsı değil. herkese bunu söylüyorum. yine de kendimi asmak var içimde. eskiden yoktu. oldukça tuhaf geliyor. eskiden ben de kadınsı intiharlar peşindeydim. her kadın kadar. erkeksi protesto mu yoksa sahiden yaşamaktan mı sıkıldım, bilemiyorum. her girişimin de bir kurtuluşu olması çok acı. silahla bile intihar etse kurtulabilir insan. ve sakat kalabilir, ya da bitkisel hayata girebilir. dünyanın en büyük kumarı ne derseniz, intihar girişimi derim.
istediğim olmayınca ya da istemediklerim olduğunda kendimi derin bir çıkmaza düşmüş gibi hissediyorum ve her seferinde önüme elliden fazla hapı koyup yan etkilerini uzun uzun okuyorum. yarım saat kadar ağlayıp bütün o ilaçlara bakıp tek tek kaç tane hap olduğunu sayıyorum. sonra gözüm ocağa çarpıyor, kapının camlı olması canımı sıkıyor. milyonlarca bant gerek bütün boşlukları tıkamak için. yorgun ölmek istemiyorum. zaten ruhen yorgunum bir de bedenimi yormak işime gelmiyor. sonra pelin ya da yusuf'la konuşuyorum genelde. ama günün birinde kimseyle konuşmadan başladığım işi bitireceğimi biliyorum. siz insanlar söyleyeceğim sebepleri yetersiz ve anlamsız bulacaksınız. fakat tek bir sebebi var: çok anlamsız! ne kadar yalın ve basit bir sebep. ama öyle.
tanrı biliyor ya, kafamın içinde aydınlık tek köşe bile kalmadı. yıllarca çaba sarf ettiğim her ne varsa sonuna geldiğim yerdeyim. burdan sonrası belirsizlik. bu evde kalırsam, yavaş yavaş ölmeye devam edeceğimi biliyorum. cam fanus'un dışına çıkmalı, birileri yeni cam fansular kapamadan üstümüze çıkmalı. dokunabileceğini sandığın her şeyin önünde cam olan bir dünya! gözünün alabildiğinden öteyi görmek sadece hayal gücüne kalmış artık. koşup koşup aynı camlara çarpmaktan çok yorgunsun. hoşgeldin öğrenilmiş çaresizlik! fanus kalksa bile çıkamayacağına olan inancın öyle sabit ki, yerinden bile kalkasın gelmez. belki şans eseri sırtını cama dayadınsa düştüğünde fark edersin yokluğunu. fakat insan nefret ettiği bir şeye niye yaslansın ki?
ben boğuluyorum. alabileceğim oksijen pek kalmadı buralarda. her şey o kadar stabil ki... o kadar çok şeyin hesabını vermek zorundayım ki... o kadar yorgunum ki...
tanrının can sıkıntısını ben gidermek zorunda değilim. madem ezeli ve ebediyim, oyalanacak bir şeyler yaratayım bari, inancını bir kenara bıraksın. en azından benim için. oturtulduğum bu masadan artık kalkmak istiyorum! ve öldükten sonra da sonsuz bir yaşam bizi bekliyor olmasın lütfen. ne cennetin nimetini ne de cehennemin azabını kaldıracak gücüm yok. parçlarıma ayrılıp yok olmak istiyorum ben. ayrıca parçalarımın peşinde bile değilim, ne halleri varsa görsünler. ben cennetini de cehennemini de tattım. dahasını istemiyorum. İS-TE-Mİ-YO-RUM! Tanrı'nın bu denli anlayışsız olması niye?
Nerden geldik buraya?
canım sıkılıyor benim,
kendini buharlaşmış gibi hissetmek,
ölmek istemek
6.6.10
bi öl.
sıkıldım.
üç sınav iki ödev kaldı. bir ödevi vermeyeceğim. diğeri final niteliğinde olduğundan mecburen vereceğim. ama ne yazacağımı bilemiyorum. zira çok sikindirik sokunduruk dokunduruk bi ödev. ağzımı bile bozdum o derecelerde. herhangi bir gazete haberinden (ki mahkemeye de intikal etmiş olacak bu) sosyal inceleme raporu yazmamı bekleyen bir sosyal psikoloji profu hocam var. aynı zamanda şizofren olmamı da beklediğine eminim ben. zira olayda adı geçen -hatta genelde kısaltması geçen- insanlara hayali sorular ve testler uygulayıp bu hayallerimize dayanarak da raporu oluşturmalıyız. gerçek bir halisünatif tepki yumacığı. "hacı nası olacak?" bir de yaratıcı bir ödev bulabilmek amaçlı günlerce düşündü bağyan kişi. çok yaratıcı, ama ödev değil, bunu yazıp bitirdiğimde ben bu unvanı hak edeceğim.
yarın sabahki sınava da neredeyse hiç çalışmadım.bu nasıl bir rahatlıksa?! umrumda olsa çalışacağım da umrumda biledeğil.sabahtan beri iki buçuk film, iki dizi izledim.
ve yağmur yağdığı halde çok sıcak.
bence sevgilim de öldü bu arada başım sağolsun.
üç sınav iki ödev kaldı. bir ödevi vermeyeceğim. diğeri final niteliğinde olduğundan mecburen vereceğim. ama ne yazacağımı bilemiyorum. zira çok sikindirik sokunduruk dokunduruk bi ödev. ağzımı bile bozdum o derecelerde. herhangi bir gazete haberinden (ki mahkemeye de intikal etmiş olacak bu) sosyal inceleme raporu yazmamı bekleyen bir sosyal psikoloji profu hocam var. aynı zamanda şizofren olmamı da beklediğine eminim ben. zira olayda adı geçen -hatta genelde kısaltması geçen- insanlara hayali sorular ve testler uygulayıp bu hayallerimize dayanarak da raporu oluşturmalıyız. gerçek bir halisünatif tepki yumacığı. "hacı nası olacak?" bir de yaratıcı bir ödev bulabilmek amaçlı günlerce düşündü bağyan kişi. çok yaratıcı, ama ödev değil, bunu yazıp bitirdiğimde ben bu unvanı hak edeceğim.
yarın sabahki sınava da neredeyse hiç çalışmadım.bu nasıl bir rahatlıksa?! umrumda olsa çalışacağım da umrumda biledeğil.sabahtan beri iki buçuk film, iki dizi izledim.
ve yağmur yağdığı halde çok sıcak.
bence sevgilim de öldü bu arada başım sağolsun.
19.3.10
ama arkadaşlar iyi imiş.
benim yıllardır pek çok arkadaşım oldu. kimi okuldan, kimi korodan, kimi mahalleden, kimi internetten, hatta kongreden, radyodan şudur budur. ama hiçbirisi de (sıfat bulamıyorum) olmadı üniversitedekiler kadar.
koroda da gerçi ece adından bir kız vardı. hatırladığım ilk kazığı ondan yemişimdir. olay şöyle gelişti:
yılbaşı için çekiliş yapıldı, en az 70 kişinin içinden birbirimize çıkma başarısını gösterdik. sonra hatun dedi ki, madem birbirimize çıktık, o zaman birbirimizin istediği şeyleri alalım da, alıp kenara atmayalım. iyi dedim, kız benden gümüş kolye istedi. ben ne istediğimi anımsamıyorum ama benzer değerde bir şeydi. hediyelerin verileceği gün götürdüm bunun hediyesini. açtı baktı, zinciri uzun buldu. neyse kısalttırırmış. sene de 2001, 5liradan fazla vermişim ben o kolyeye. bekliyorum ki benim hediyemi versin, cevap: ay tatlım bugün alacağız alış-verişe çıkamadık yarına getireyim (koro çalışması haftada iki gün, hafta sonları). ertesi gün soruyorum, güzelim unuttum haftaya vereyim. sonraki hafta geliyor hediye: üstü inanılmaz derecede tozlu, bir kaç uyduruk tahtanın birleştirilmesiyle yapılmış ufak bir salıncak ve içinde oturan iki ayıcığın bulunduğu biblo. "al tatlım yeni yılın kutlu olsun." çöpe attım o hediyeyi ben sonra.
aynı kızın bir başka vukuatı: birileri ruj getirmiş, bu da denemek için sürdü. sonra beğenmedi, çıkarmak için peçete aradı bulamadı, ben de dahil bir kaç kişiyi yanaklarından "kocaman kocaman" öptü. "çok seviyorum siziiiii." diye. sonra da gülüp "hahaha! oh be ruj çıktı." dedi.
evet tiksinç buluyorum.
bugün de yaşanan: öğle arasında bir arkadaşımla tavla oynadık, tavlayı almak için de öğrenci kartını vermek zorundasın. ben aldım gidip. derse giderken de unutmuşum kartı istemeyi de tavlayı bırakmayı da. 3 gibi de dersten çıktık, dedik yemekhaneye gidelim de bu haftalık yemek fişi alalım. o da karta yükleniyor. ben öğlen unuttuğumu sıra baya bir ilerlemişken fark ettim. "koş al gel" dedi sevgili arkadaşlarım. koştum, aldım, geldim. yolda da mesaj attım, hala sırada mısınız, diye. cevap gelmedi. sonra yemekhaneye vardım, tanıdık hiçbir yüz yoktu. etrafa bakındım, hala yoktu. bir mesaj daha attım, niyeyse kimse yok, diye. beş dakika sonra cevap geldi: "mesajını yeni gördüm, sen gelmeyince biz de gittik." "fark ettim." dedim.
evet fark ettim. ama tek fark ettiğim şey bu olmadı. "sen gelmeyince"? böyle cümleler beni irite ediyor. kasten gelmemişsin, vurup eve gitmişsin alt anlamları alıyorum. üstelik biz bekledik de sen gelmedin gibi bir manası daha var sanki. oysaki biliyorlar, geleceğim. geleceğim yolu da biliyorlar. kaç dakikada gelinebileceğini de kestirebilecek bilişsel kapasiteye de sahip bu insanlar. biz gidiyoruz diye mesaj attık da sen almamışsın, yalanını da söyleyemez, telefonuna baksa benim mesajımı zaten görecek. onu da görmediği çok belli. haber verme çabası yok yani. çünkü akla getirmesi zor bir şey bu, biz gidiyoruz işimiz var, keyfimiz öyle istiyor, seni beklemek istemiyoruz, uykumuz var uyumaya gidiyoruz ve 3 sn bile uykusuzluğa dayanmamız mümkün değil filan demek. hadi aklına geldi, o mesajı yazacaksın filan. çok çok zor. hatta imkansız. ki doğal olarak yapmadılar. ama ben enayi bir insan olduğumdan ötürü rahatsızlık hissederim ve en azından haber veririm gidiyorum diye.
geçenlerde yine masa değiştirmişler, dışarıdan içeri geçmişler, ne haber verdiler ne eşyalarımı almışlar.
sonra da beni her yere çağırıyorlar, pınar şu iş var gelsene, pınar bu programı anlamadım ben yapar mısın?, pınar şimdi bu konu nasıl?, pınar benim canım sıkkın ya, pınar kafam karışık sence ne yapayım?...
bunu okuduklarını sanmıyorum, çünkü yazdığım şeylerle, kendilerine ilişkin söylediğim şeylerin dışında anlattığım şeylerle o kadar da ilgilendiklerini düşünmüyorum. okurlarsa da haksızlık ettiğim için özür diliyorum şu anda daha yazı bitmeden. ve keşke haksızlık ediyor olsam.
insanlar kısa süre gördükleri kimseleri iyi tanıyamadıklarını düşünüyorlar. internet üstünden olan tanışmalara zaten karşılar. fakat olaya gel:
onur: aynı liseden mezunum ben bu adamla. ama forum'dan arkadaşım diyorum. çünkü okulun o sitesi olmasa biz lisede iki sene aynı sınıfı paylaşmış da olsak şu anda görüşüyor olmayacaktık. (lisede canım dediğim ve iki yıl hem aynı sınıfı hem de aynı sırayı paylaştığım ama ben üniversitede o da öss'yi yeniden dener ve çalışırken benim final dönemime denk geldiğinden gidemediğim bir buluşma yüzünden benle 2 yıldır konuşmayan, geçenlerde ısrarım dolayısıyla benle buluşup özlemişim diyen ve sonra yine aramayan bir başka arkadaş için: bkz ece.) ve onur, benim dengesiz, çalkantılı ruhlu, her an her şeyi yapabilme potansiyeline sahip, sevgi ve ilgi arsızı biri olduğumu çok iyi bildiğinden ta İstanbul'dan en azından ayda bir olsun bir şekilde arar sorar. berbat haldeysem atlar gelir.
cansu: lucy olan cansu. ben bu kızı ne kadar zamandır tanıyorum ki? yüzünü görmüş müyüm ki? beraber ne yapmışım ki? öğlenden beri benle konuşuyor, ikimizin de morali bozukça. boş boş teselli ettiği filan yok. gaza getirdiği de yok. anlatıp kurtuluyor gibiyiz karşılıklı. 6 kişiyi arayı kimseye ulaşamıyorum ama istanbul'un bilmem neresinden bu kız nedense ve nasılsa ulaşabiliyor. üniversitedekiler öyle değil. ben üniversitedekilerden daha "seni seviyorum." cümlesini işitmedim.
pelin: bu insan mı melek mi çözemediğim yaratık işini gücünü kesip, olmadı bir yerlerden zaman yaratıp, hasta hasta, uykulu uykulu, yorgun argın her ne haldeyse yanımda oldu, ve oluyor. beni bir kez aşağılamadı, bir tek kez seçimlerime karşı gelmedi. önerisini belirtti ama tersini de yapsam arkamda durdu. sözünde durmadığımda başıma karlar da yağsa yine o geldi eritti. ankara'dan her şeyime yetişti. bir kız kardeşim olsa ancak pelin kadar iyi olabilir diye düşünüyorum.
pınar: 10 senelik mektup arkadaşım. ablam. manevi de değil sanki gerçekten aynı anneden doğmuşuz gibi hissediyorum bazen. işi var, zamanı yok, savsaklıyor bazen filan. hiç mesele değil. asla ama asla toparlamayıp öylece bıraktığını görmedim. asla ama asla kötüysem moralimi düzelten, mutluysam neşemi arttıran bir mektupla ya da maille karşılık vermeyip de es geçtiği olmadı. abd'den, ingiltere'den, istanbul'dan, almanya'dan...duydu beni. yaptığım iyi şeyleri destekleri her daim, müzikle, kitapla, sinemayla haşır neşir olayım diye 10 yaşından beri bana sürekli yeni bir kitap, yeni bir film, yeni bir şarkı önerdi. ressamları tanıttı, kültürleri tanıttı, fotoğraflar yolladı. izmir'den adım atmadan dolaştım onunla dünyayı.
esma: ben bu kızla hacettepe'de kongrede tanıştım. sevgili sevgilim beni ektiği ve pek muhterem arkadaşlarım iştirak etmediği için oda paylaşacak kimsem yoktu, ben de hiç tanımadığım biriyle aynı odada kalmayı kabul ettim ve aynı odada kaldığım insandı esma. toplamda kaç saat görüşebildik esma ile, bilemiyorum. ama giderken masasına ev adresimi yazıp bıraktım, belki mektup yazar diye. yazdı. çok da sevindi. şimdi nisan'da bir kongre daha var, mersin'de. esma mersinli. evimde kal dedi. aylardır heyecanlı bundan dolayı. her daim kongrelerde karşılaşıyoruz ve sıcak bir gülümsemeyle karşılıyor beni. soğuktan donmuş, yorgunluktan ayakları şişmiş de olsa.
bunlara ek olarak irem var, sezin var, özgür var, gürbüz var, pınar var, ferit var, var da var... ara sıra da görüşsek ellerinden geleni yapan insanlar listesinde. teki bile üniversiteden değil şu insanların. kimi dershaneden, kimi yine okulun forumundan, kimi internetten, kitap fuarından...
bu insanlarla yaz kış araşırız, yaz kış denk gelebildikçe görüşürüz. canlılık faaliyetlerini sürdürüp sürdürmediklerinden, ruh hallerinin iyi olup olmadığından genelde haberim olur.
evet dünyanın en basit olayından yola çıkıp dünyanın en derin sularında boğulabilme yeteneğine sonuna kadar sahibim ben.
merak ettiğim, biz büyüdük ve kirlendi dünya durumu mu, yoksa büyüdükçe değişen dünyaya ben mi ayak uyduramadım, veya gerçek anlamıyla kandırılmaya çok müsait bir enayiyim de haberim mi yok, yahut bu insanlar pek mi zekiler? bilemedim.
biterken çalan: fools in love - inarga george
koroda da gerçi ece adından bir kız vardı. hatırladığım ilk kazığı ondan yemişimdir. olay şöyle gelişti:
yılbaşı için çekiliş yapıldı, en az 70 kişinin içinden birbirimize çıkma başarısını gösterdik. sonra hatun dedi ki, madem birbirimize çıktık, o zaman birbirimizin istediği şeyleri alalım da, alıp kenara atmayalım. iyi dedim, kız benden gümüş kolye istedi. ben ne istediğimi anımsamıyorum ama benzer değerde bir şeydi. hediyelerin verileceği gün götürdüm bunun hediyesini. açtı baktı, zinciri uzun buldu. neyse kısalttırırmış. sene de 2001, 5liradan fazla vermişim ben o kolyeye. bekliyorum ki benim hediyemi versin, cevap: ay tatlım bugün alacağız alış-verişe çıkamadık yarına getireyim (koro çalışması haftada iki gün, hafta sonları). ertesi gün soruyorum, güzelim unuttum haftaya vereyim. sonraki hafta geliyor hediye: üstü inanılmaz derecede tozlu, bir kaç uyduruk tahtanın birleştirilmesiyle yapılmış ufak bir salıncak ve içinde oturan iki ayıcığın bulunduğu biblo. "al tatlım yeni yılın kutlu olsun." çöpe attım o hediyeyi ben sonra.
aynı kızın bir başka vukuatı: birileri ruj getirmiş, bu da denemek için sürdü. sonra beğenmedi, çıkarmak için peçete aradı bulamadı, ben de dahil bir kaç kişiyi yanaklarından "kocaman kocaman" öptü. "çok seviyorum siziiiii." diye. sonra da gülüp "hahaha! oh be ruj çıktı." dedi.
evet tiksinç buluyorum.
bugün de yaşanan: öğle arasında bir arkadaşımla tavla oynadık, tavlayı almak için de öğrenci kartını vermek zorundasın. ben aldım gidip. derse giderken de unutmuşum kartı istemeyi de tavlayı bırakmayı da. 3 gibi de dersten çıktık, dedik yemekhaneye gidelim de bu haftalık yemek fişi alalım. o da karta yükleniyor. ben öğlen unuttuğumu sıra baya bir ilerlemişken fark ettim. "koş al gel" dedi sevgili arkadaşlarım. koştum, aldım, geldim. yolda da mesaj attım, hala sırada mısınız, diye. cevap gelmedi. sonra yemekhaneye vardım, tanıdık hiçbir yüz yoktu. etrafa bakındım, hala yoktu. bir mesaj daha attım, niyeyse kimse yok, diye. beş dakika sonra cevap geldi: "mesajını yeni gördüm, sen gelmeyince biz de gittik." "fark ettim." dedim.
evet fark ettim. ama tek fark ettiğim şey bu olmadı. "sen gelmeyince"? böyle cümleler beni irite ediyor. kasten gelmemişsin, vurup eve gitmişsin alt anlamları alıyorum. üstelik biz bekledik de sen gelmedin gibi bir manası daha var sanki. oysaki biliyorlar, geleceğim. geleceğim yolu da biliyorlar. kaç dakikada gelinebileceğini de kestirebilecek bilişsel kapasiteye de sahip bu insanlar. biz gidiyoruz diye mesaj attık da sen almamışsın, yalanını da söyleyemez, telefonuna baksa benim mesajımı zaten görecek. onu da görmediği çok belli. haber verme çabası yok yani. çünkü akla getirmesi zor bir şey bu, biz gidiyoruz işimiz var, keyfimiz öyle istiyor, seni beklemek istemiyoruz, uykumuz var uyumaya gidiyoruz ve 3 sn bile uykusuzluğa dayanmamız mümkün değil filan demek. hadi aklına geldi, o mesajı yazacaksın filan. çok çok zor. hatta imkansız. ki doğal olarak yapmadılar. ama ben enayi bir insan olduğumdan ötürü rahatsızlık hissederim ve en azından haber veririm gidiyorum diye.
geçenlerde yine masa değiştirmişler, dışarıdan içeri geçmişler, ne haber verdiler ne eşyalarımı almışlar.
sonra da beni her yere çağırıyorlar, pınar şu iş var gelsene, pınar bu programı anlamadım ben yapar mısın?, pınar şimdi bu konu nasıl?, pınar benim canım sıkkın ya, pınar kafam karışık sence ne yapayım?...
bunu okuduklarını sanmıyorum, çünkü yazdığım şeylerle, kendilerine ilişkin söylediğim şeylerin dışında anlattığım şeylerle o kadar da ilgilendiklerini düşünmüyorum. okurlarsa da haksızlık ettiğim için özür diliyorum şu anda daha yazı bitmeden. ve keşke haksızlık ediyor olsam.
insanlar kısa süre gördükleri kimseleri iyi tanıyamadıklarını düşünüyorlar. internet üstünden olan tanışmalara zaten karşılar. fakat olaya gel:
onur: aynı liseden mezunum ben bu adamla. ama forum'dan arkadaşım diyorum. çünkü okulun o sitesi olmasa biz lisede iki sene aynı sınıfı paylaşmış da olsak şu anda görüşüyor olmayacaktık. (lisede canım dediğim ve iki yıl hem aynı sınıfı hem de aynı sırayı paylaştığım ama ben üniversitede o da öss'yi yeniden dener ve çalışırken benim final dönemime denk geldiğinden gidemediğim bir buluşma yüzünden benle 2 yıldır konuşmayan, geçenlerde ısrarım dolayısıyla benle buluşup özlemişim diyen ve sonra yine aramayan bir başka arkadaş için: bkz ece.) ve onur, benim dengesiz, çalkantılı ruhlu, her an her şeyi yapabilme potansiyeline sahip, sevgi ve ilgi arsızı biri olduğumu çok iyi bildiğinden ta İstanbul'dan en azından ayda bir olsun bir şekilde arar sorar. berbat haldeysem atlar gelir.
cansu: lucy olan cansu. ben bu kızı ne kadar zamandır tanıyorum ki? yüzünü görmüş müyüm ki? beraber ne yapmışım ki? öğlenden beri benle konuşuyor, ikimizin de morali bozukça. boş boş teselli ettiği filan yok. gaza getirdiği de yok. anlatıp kurtuluyor gibiyiz karşılıklı. 6 kişiyi arayı kimseye ulaşamıyorum ama istanbul'un bilmem neresinden bu kız nedense ve nasılsa ulaşabiliyor. üniversitedekiler öyle değil. ben üniversitedekilerden daha "seni seviyorum." cümlesini işitmedim.
pelin: bu insan mı melek mi çözemediğim yaratık işini gücünü kesip, olmadı bir yerlerden zaman yaratıp, hasta hasta, uykulu uykulu, yorgun argın her ne haldeyse yanımda oldu, ve oluyor. beni bir kez aşağılamadı, bir tek kez seçimlerime karşı gelmedi. önerisini belirtti ama tersini de yapsam arkamda durdu. sözünde durmadığımda başıma karlar da yağsa yine o geldi eritti. ankara'dan her şeyime yetişti. bir kız kardeşim olsa ancak pelin kadar iyi olabilir diye düşünüyorum.
pınar: 10 senelik mektup arkadaşım. ablam. manevi de değil sanki gerçekten aynı anneden doğmuşuz gibi hissediyorum bazen. işi var, zamanı yok, savsaklıyor bazen filan. hiç mesele değil. asla ama asla toparlamayıp öylece bıraktığını görmedim. asla ama asla kötüysem moralimi düzelten, mutluysam neşemi arttıran bir mektupla ya da maille karşılık vermeyip de es geçtiği olmadı. abd'den, ingiltere'den, istanbul'dan, almanya'dan...duydu beni. yaptığım iyi şeyleri destekleri her daim, müzikle, kitapla, sinemayla haşır neşir olayım diye 10 yaşından beri bana sürekli yeni bir kitap, yeni bir film, yeni bir şarkı önerdi. ressamları tanıttı, kültürleri tanıttı, fotoğraflar yolladı. izmir'den adım atmadan dolaştım onunla dünyayı.
esma: ben bu kızla hacettepe'de kongrede tanıştım. sevgili sevgilim beni ektiği ve pek muhterem arkadaşlarım iştirak etmediği için oda paylaşacak kimsem yoktu, ben de hiç tanımadığım biriyle aynı odada kalmayı kabul ettim ve aynı odada kaldığım insandı esma. toplamda kaç saat görüşebildik esma ile, bilemiyorum. ama giderken masasına ev adresimi yazıp bıraktım, belki mektup yazar diye. yazdı. çok da sevindi. şimdi nisan'da bir kongre daha var, mersin'de. esma mersinli. evimde kal dedi. aylardır heyecanlı bundan dolayı. her daim kongrelerde karşılaşıyoruz ve sıcak bir gülümsemeyle karşılıyor beni. soğuktan donmuş, yorgunluktan ayakları şişmiş de olsa.
bunlara ek olarak irem var, sezin var, özgür var, gürbüz var, pınar var, ferit var, var da var... ara sıra da görüşsek ellerinden geleni yapan insanlar listesinde. teki bile üniversiteden değil şu insanların. kimi dershaneden, kimi yine okulun forumundan, kimi internetten, kitap fuarından...
bu insanlarla yaz kış araşırız, yaz kış denk gelebildikçe görüşürüz. canlılık faaliyetlerini sürdürüp sürdürmediklerinden, ruh hallerinin iyi olup olmadığından genelde haberim olur.
evet dünyanın en basit olayından yola çıkıp dünyanın en derin sularında boğulabilme yeteneğine sonuna kadar sahibim ben.
merak ettiğim, biz büyüdük ve kirlendi dünya durumu mu, yoksa büyüdükçe değişen dünyaya ben mi ayak uyduramadım, veya gerçek anlamıyla kandırılmaya çok müsait bir enayiyim de haberim mi yok, yahut bu insanlar pek mi zekiler? bilemedim.
biterken çalan: fools in love - inarga george
20.10.09
oha!
oha demek istiyorum. bu kadar mutlu insana oha demek istiyorum. kıskançlıktan çıldırabilirim, haberleri yok. kimisi o kadar da müthiş gözükmüyor, kimine sempatim var bana batmıyor ama bazısı feci içime işliyor. bir oha da bana gelsin! nasıl ya? herkesin hayatı nasıl otobanda akar da benimki patikada sağ tarafı uçurumlu virajlar!
tamam kabul, abarttım.
kuzen de aynılarından yakınıyor, diyor ne bu mutluluk, deli olacağım. tam da üstüne basmıştı! kıs-kaç-lık! (dur teoman'dan dinleyelim) fena fena! ben sevgilimi bile bu kadar kıskanmamıştım. n'aparsın ki facebook var, hayatların içine eden! orası showroom, herkes farkında ya, en mutlu, en cicili fotoğraflarını koyuyorlar. biri vatikan'ı gezmiş, öteki müthiş zoom yapabilen bir makinayla bilmem nerenin çimenleri üzerinde tüy kadar hafif, bir diğerinin sevgilisi elleriyle yaptığı zıkkımın kökünü yine elleriyle aşkına yedirmekte, diğeri saçını kestirmiş boyatmış gözüne lens göbeğine precing taktırmış filan. hu huuuuu! ben mutlu DEĞİLİM! gözüme mi sokman gerek?
n.ş.a., insan arkadaşının mutluluğunu paylaşıp çoğaltmalıdır. ama kendi psikolojisi buna müsait değilse n.ş.a. değildir o artık, bunu belirtmekte fayda var. ve benimki gerçekten müsait değil! yok depresyon değil bu defa, intihar da etmeyeceğim. kızgınım! yoracak beni bu sinir harbi, tükenip kalacağım sonunda, biliyorum ama şu an durum bu.
yine de ilk domino taşını pıt diye düşüren hatayı biliyorum."adisyon başka yerindi, hesabı başka yere ödedim."
Ve kıskançlık,
Bu zayıflık anında...
tamam kabul, abarttım.
kuzen de aynılarından yakınıyor, diyor ne bu mutluluk, deli olacağım. tam da üstüne basmıştı! kıs-kaç-lık! (dur teoman'dan dinleyelim) fena fena! ben sevgilimi bile bu kadar kıskanmamıştım. n'aparsın ki facebook var, hayatların içine eden! orası showroom, herkes farkında ya, en mutlu, en cicili fotoğraflarını koyuyorlar. biri vatikan'ı gezmiş, öteki müthiş zoom yapabilen bir makinayla bilmem nerenin çimenleri üzerinde tüy kadar hafif, bir diğerinin sevgilisi elleriyle yaptığı zıkkımın kökünü yine elleriyle aşkına yedirmekte, diğeri saçını kestirmiş boyatmış gözüne lens göbeğine precing taktırmış filan. hu huuuuu! ben mutlu DEĞİLİM! gözüme mi sokman gerek?
n.ş.a., insan arkadaşının mutluluğunu paylaşıp çoğaltmalıdır. ama kendi psikolojisi buna müsait değilse n.ş.a. değildir o artık, bunu belirtmekte fayda var. ve benimki gerçekten müsait değil! yok depresyon değil bu defa, intihar da etmeyeceğim. kızgınım! yoracak beni bu sinir harbi, tükenip kalacağım sonunda, biliyorum ama şu an durum bu.
yine de ilk domino taşını pıt diye düşüren hatayı biliyorum."adisyon başka yerindi, hesabı başka yere ödedim."
Ve kıskançlık,
Bu zayıflık anında...
Nerden geldik buraya?
aq facebook,
canım sıkılıyor benim,
teknolocik sevdalar
8.10.09
o bir bencil, fakat evcil
canım sıkılıyor. sürekli canımı sıkan şeyler oluyor. ben insanları anlamıyorum, insanlar beni anlamıyor, kimse kimseyle uzlaşamıyor, sonuç felaket. ben banka kartı veya kredi kartı istemiyorum, o da ne, nurtopu gibi iki kartım oluyor, ben kimseyi gaza getirmek ayar vermek istemiyorum, o da ne, isteyerek olmuyormuş, ben bu okuldan bir an evvel gitmek istiyorum, o da ne, önümde daha iki yıl varmış! gittiğim hiçbir yerde insan ilişkilerim doğru düzgün olamadığına ve ben en fazla iki yılın sonunda artık nefes alacak herhangi bir yer bulamadığıma göre sorunun kaynağı ben olmalıyım. teker teker pek çok şeyden nefret etmeye başlıyorum, tabii etki-tepki yasası, onlar da benden... karar veremediğim nokta, durup beklemeli mi çekip gitmeli mi gidilebiliniyorsa? herkes ve her şey varlığımdan rahatsızmış gibi geliyor gittikçe. yalnızlaşıyorum. rahat bırakılan bir yalnızlık da değil bu, kırılıyorum. buharlaşıp uçmak istiyorum. söylediğim her kelime saçmalıktan öte varmıyormuş gibi geliyor, dudaklarımı mühürlemek istiyorum. ölürsem eninde sonunda herkesin bu duruma alışacağını ve bir süre sonra artık kimsenin aklına bile gelmeyeceğimi biliyorum. çünkü insanlar ölülerle değil dirilerle yaşarlar. bir gün kendi ölümlerinin geleceğini yok saymak istercesine matemleri 40 günü geçmez. 40 yıllık ömre 40 gün... ve inatla benle konuşmayı sürdüren, bir zaman canı olduğum ya da hala canı olduğum bu insanların bana nasıl ve neden katlandığını anlamıyorum. çoğunluk n'olursa olsun haklıdır ilkesinden ortada bir gariplik varmış gibi hissediyorum, kaynağını bulamıyorum. insanların birbirlerini bunca aşağılmak isteyişlerini, kendilerinden olmayanı hor görüşlerini, tahammülsüzlüklerini, umursamazlıklarını, körlüklerini anlayamıyorum. bunları ben yaptığımda kendimi de anlayamıyorum. insan denen varlığın neden böyle özelliklere sahip olduğunu çözemiyorum. canını çok haksız yere çok yaktığım tek bir insandan özür bile dileyemiyorum, selam bile veremiyorum hatta. en fazla arkamdan bir daha gerizekalı der ne kaybederim diyorum, ama o kadar çok kaybettim ki artık herhangi bir şeyi görmeyi istemiyorum. insanların avutmalarının sabun köpüğü gibi üç beş dakika işe yaramasına dayanamıyorum. sarılıp uyuyabileceğim, yüzünü seyre dalıp huzur duyabileceğim bir erkeğin olmayışına artık katlanamıyorum. hırçınlaşıyorum, katlanılmazlığım katlanarak artıyor böylece. boşluktan ve çaresizlikten fal bakıp vakit öldürmek istemiyorum. canım sıkılıyor. sürekli canımı sıkan şeyler oluyor. önünü alamıyorum, durmuyor...
Nerden geldik buraya?
canım sıkılıyor benim,
dökülmek döküm döküm saçılmak,
mor
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)