Her Teoman dinleyicisi gibi acaba nasıl bir filmdir ki bu "Çölde Çay" diyerek lise sonda izlemiştim. şu anda hemen hemen hiç anımsamasam da anımsadığımı da spoiler olmasın diye yazmayayım dedim. Neyse.
Bugün iki film birden kuşağımızda şunlar var:
1)Perfect Sense dilimize de işte böyle çevirmişler: Yeryüzündeki Son Aşk -ups dırş!
2)Cairo Time yani Kahire Zamanı
İkincisinden başlayayım malum girişi öyle yaptım.
Şimdi bizim bu Çölde Çay filmi ya liseli bünyesine hoş gelmişti, ya hakikaten hoştu bilmiyorum ama neticede güzel bir çöl hikayesi, bol ve şahane çöl manzaraları ve buram buram oryantalizm kokulu sahneler vardı. Kahire Zamanı nedense Çölde Çay'ın yanında, bulduğum en uygun tabiriyle, tırt kalıyor. Dünyanın en klişe aşk hikayesini yine oldukça klişe bir biçimde anlatmış. Belki beyaz Amerikalılara ve Kanadalılara erkekler kahvesi, nargile, dansöz gibi öğeler enteresan olabilir ancak bir TC vatandaşı için hepten sıradan ve gereksiz. Yine de filmin yönetmeni ve yazarı olan Ruba Nadda Arap kökenli bir Kanadalı olduğundan özünü en batıya anlatmak istemiş diyerek geçiyorum. Yine de keşke sıkıcı ötesi olmasaydı.
Perfect Sense'e gelince, ah be güzel kardeşim, film yarım kalmış. Bir de temiz bir bilimkurgu çıkacak yerde kurguyu geride bırakan aşk hikayesi adeta risk almayalım olmuş. Yarım kalmışlığı da şurdan geliyor, 5 duyu var, 4 değil. En merak ettiğim yerde film bitti. 5. de yok olunca nolacak diye bekledim sonuna kadar. Sen git filmi bitir. Hayır Inception filan gibi kafalarda acabalar da bırakmıyordu ki kasten yapmışlar diyeyim. Neyse insanlar çok beğenmiş ben beğenmedim. Belki anlamıyorum bu işten belki muhalefet olsun diye bir his bir sapıklık içimde ne bileyim. Ama şimdi öyle ütopyalar, distopyalar ve bilimkurgular var ki sahiden bana şişirilmiş geldi. Aman neyse David Mackenzie'ye sağlık olsun. Kolay gelsin.
Şimdi kafam da öyle dağıldı ki, kendini yaşam koçu ilan etmiş bir tanısını koyamadığımın çıkmış Eyvah Düşüyorum'a İstanbul Aydın Üniversitesi denen kusura bakılmasın adı sanı duyulmamış bir okulumsunun insan kaynaklarından mezun olmuş, insanlar da buna gidiyorlar.
Sustum.
Teoman seni seviyorum.
film etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
film etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
12.4.12
ya da çölde çay filminde
Nerden geldik buraya?
cairo time,
çölde çay,
film,
perfect sense,
yaşam koçu
14.3.12
her ne gösterilecekse sen gösterme
Fransızlar ölüme mort diyor. Bizde çok kaba tabiriyle mortuyu çekti deniyor ölene ki bu kişi genelde moruk oluyor.
Şimdi çok alakasız bir şekilde Kieslowski (bu ismi doğru yazabiliyor olmama şaşırıyorum. tekrar tekrar kontrol ediyorum sahiden doğru mu yahu diye.) filmi olan La Double Vie de Veronique'e geçiş yapacağım.
Bakma cânım okur, ben de Fransızca bildiğimden değil. Şarkının sözlerini alt yazısından çıkaramıyorum yani ama en iyi ses sanki bu videodaydı. Her neyse.
Film bir aşk filmi bir seks filmi bir caz filmi bir müzikal bir şu bir bu diye bir ile başlayan bir kategoriye koyamıyorum. Sadece imdb'de "onu seven bunu da sevdi" kategorisi altında çıkan diğer Kieslowski filmlerinden başla şuna rastladım:
Filmi izlemediğim bir gerçek ama gerek bu kısa tanıtım filminden gördüğüm sahneler gerek fonda çalan indie tarzı müzikle filmden beklentim az çok belirlenmiş oldu. Naif, sıcak, samimi, dostluk dolu filan filan bir aşk filmi. Ama La Double Vie de Veronique ile ne yazık ki bir ilgisini bulamadım. Ayrı dünyaların filmleri yani. Konu belki benzerdir -işte yüzeysel bir bakışla müzisyen var, aşk var, güzel besteler var vs.- ancak anlatım bakımından kıyaslanamaz olduğunu düşündüm. Tekrar da söylüyorum Once'ı izlemedim, bir ara onu da izlerim, çok muhtemel de severim. İrlanda yapımı imiş zaten. Hollywood elinden çıksaydı da şuna dönerdi muhtemelen:
Kanımca bir filmi kimin yaptığının farkı burda ortaya çıkıyor. İçeriği benzer yüzlerce kitap var işte mesela. Emily Bronte'nin yazdığı aşk başkaaaa, onunla aynı yıl başka bi kıtada doğan Turgenyev'inki başka. Gibi gibi...
Edebiyatı bir kenara bırakırsak, Music & Lyrics filmini hemen hemen duymayan kalmamıştır. Once konusunda çok fikrim yok ama onun o kadar da popüler olduğunu düşünmüyorum. La Double Vie de Veronique çeşitli çevreler ve sinema meraklıları dışında kaç kişinin ilgisini çeker, çekse de bunların kaçı keyifle izler başka başka konular. Lakin şu var, büyük bütçeli, dağıtım ağı sağlam, kolay tüketilen filmler ciddi bir hasılatla evine dönerken, bütçe daraldıkça, dağıtım zorlaştıkça, filmi tüketmek belli başlı izleyici yetilerine bağlandıkça otomatik olarak hasılat da düşüyor. E çok normal diyeceksiniz. Evet doğru çok normal, La Double Vie de Veronique 2 milyon dolar, Once 9,5 milyon dolar ve Music and Lyrics daha girdiği ilk haftadan 50 milyon dolar kazandırmış. (Bu arada diğer iki filmin toplam hasılatı o yazdığı kadar, ilk haftası değil)
Rakamları bir kenara bırakalım da asıl sıkıntıya gelelim. "Haydi sinemaya gidelim." dediğimiz bir günde gidilecek salonlar belli başlıdır. İzmir için Forum'dur, Pier'dir (Pier dediğime bakma Cinebonus sineması), Agora'dır dır dır dır. Buralarda da bizi müthiş ağlatan, eski sevgililerimizle yaşadıklarımızı anımsatan, belden aşağı "komedi" ögeleri içeren yahut vatani duygularımıza hitap eden Türk yapımı filmler ile Hollywood menşeli olanlar bizi bekler. Araya kader bu ya bir iki tane farklı film ayda yılda bir çıkabilir, belki. Sonra önceden film seçilmedi ise bir film seçme telaşı başlar. Bazen 7-8 bazen 4-5 filmden birinin seansını da uyduracak şekilde seçeriz. Keyfe keder "popcorn"larımızı da arkadaşlarımızı aldığımız gibi yanımıza alır, en az 30 dakika süren TV'dekinin on katı uzunluktaki reklamları izlemeye başlarız. Film başlamadan popcorn biter, zaten pop olan her şey çabuk bitiyor, neyse. Film arasından sonra bir reklam kuşağı daha. 3 saatin 1 saatini reklama, 15 dakikasını araya 5 dakikasını ıvır zıvıra verdikten sonra çıkar gideriz.
Filmi seçen kim diye sorarak başlamak istiyorum. Gerçekten dünya üstünde o aralar 8 -hadi 10 tane diyelim- film mi yapıldı? Yoksa sizin izlemenizin uygun görüldüğü filmlerin toplam sayısı anca bu mu?
"Ben bunu giyeceğim bana ne!" diye inat dönemindeki ağlayan çocuğu kandırmak için annelere şunu öneririz: "Sen 4 tane kazak koy önüne, o da kendi seçiyormuş gibi dördünden birini giymeye ikna olacaktır. Çocuğun önüne bütün gardırobu koyarsan kış günü askılı kollu da giyer, parmak arası terlik de!" Bu analojiden de anlaşıldığı gibi 4 yaşındaki çocuktan farkımızın kalmadığını belirtmeye gerek var mı? Yok.
Aldığımız popcornların da fahiş fiyata olduğundan tut da kasten bol tuzlu yapılarak 2 katı fiyatına satılan sulara dadanmamızı sağlamaları ticaretin emri.
Reklamların bitip tükenmezliği ve sinir bozuculuğu herkesin yakındığı lakin çıkınca unuttuğu bir mevzu. İşte sinema salonları öyle büyülü ki sandalye üstünde Kieslowski izlemeye benzemez.
Ayın cânım sinema severler. Alternatif mekanlar arayın sizlere daha iyi filmleri daha ucuza hatta bedavaya gösteren yerler var ülkemizde. Reklam yok, popcorn yok. Bazen kahve var.
http://web.deu.edu.tr/desem/n_guncelfilmler.php
http://ebrukepsutlu.blogspot.com/
http://www.izmirsanat.org.tr/sinema.asp
http://ellinciyilkoskufilmleri.blogspot.com/
bir de yazları havagazı fabrikası, yeniden sinematek gösterimleri var.
Benim bildiğim, İzmir'de olan...
İyi seyirler.
Şimdi çok alakasız bir şekilde Kieslowski (bu ismi doğru yazabiliyor olmama şaşırıyorum. tekrar tekrar kontrol ediyorum sahiden doğru mu yahu diye.) filmi olan La Double Vie de Veronique'e geçiş yapacağım.
Bakma cânım okur, ben de Fransızca bildiğimden değil. Şarkının sözlerini alt yazısından çıkaramıyorum yani ama en iyi ses sanki bu videodaydı. Her neyse.
Film bir aşk filmi bir seks filmi bir caz filmi bir müzikal bir şu bir bu diye bir ile başlayan bir kategoriye koyamıyorum. Sadece imdb'de "onu seven bunu da sevdi" kategorisi altında çıkan diğer Kieslowski filmlerinden başla şuna rastladım:
Filmi izlemediğim bir gerçek ama gerek bu kısa tanıtım filminden gördüğüm sahneler gerek fonda çalan indie tarzı müzikle filmden beklentim az çok belirlenmiş oldu. Naif, sıcak, samimi, dostluk dolu filan filan bir aşk filmi. Ama La Double Vie de Veronique ile ne yazık ki bir ilgisini bulamadım. Ayrı dünyaların filmleri yani. Konu belki benzerdir -işte yüzeysel bir bakışla müzisyen var, aşk var, güzel besteler var vs.- ancak anlatım bakımından kıyaslanamaz olduğunu düşündüm. Tekrar da söylüyorum Once'ı izlemedim, bir ara onu da izlerim, çok muhtemel de severim. İrlanda yapımı imiş zaten. Hollywood elinden çıksaydı da şuna dönerdi muhtemelen:
Kanımca bir filmi kimin yaptığının farkı burda ortaya çıkıyor. İçeriği benzer yüzlerce kitap var işte mesela. Emily Bronte'nin yazdığı aşk başkaaaa, onunla aynı yıl başka bi kıtada doğan Turgenyev'inki başka. Gibi gibi...
Edebiyatı bir kenara bırakırsak, Music & Lyrics filmini hemen hemen duymayan kalmamıştır. Once konusunda çok fikrim yok ama onun o kadar da popüler olduğunu düşünmüyorum. La Double Vie de Veronique çeşitli çevreler ve sinema meraklıları dışında kaç kişinin ilgisini çeker, çekse de bunların kaçı keyifle izler başka başka konular. Lakin şu var, büyük bütçeli, dağıtım ağı sağlam, kolay tüketilen filmler ciddi bir hasılatla evine dönerken, bütçe daraldıkça, dağıtım zorlaştıkça, filmi tüketmek belli başlı izleyici yetilerine bağlandıkça otomatik olarak hasılat da düşüyor. E çok normal diyeceksiniz. Evet doğru çok normal, La Double Vie de Veronique 2 milyon dolar, Once 9,5 milyon dolar ve Music and Lyrics daha girdiği ilk haftadan 50 milyon dolar kazandırmış. (Bu arada diğer iki filmin toplam hasılatı o yazdığı kadar, ilk haftası değil)
Rakamları bir kenara bırakalım da asıl sıkıntıya gelelim. "Haydi sinemaya gidelim." dediğimiz bir günde gidilecek salonlar belli başlıdır. İzmir için Forum'dur, Pier'dir (Pier dediğime bakma Cinebonus sineması), Agora'dır dır dır dır. Buralarda da bizi müthiş ağlatan, eski sevgililerimizle yaşadıklarımızı anımsatan, belden aşağı "komedi" ögeleri içeren yahut vatani duygularımıza hitap eden Türk yapımı filmler ile Hollywood menşeli olanlar bizi bekler. Araya kader bu ya bir iki tane farklı film ayda yılda bir çıkabilir, belki. Sonra önceden film seçilmedi ise bir film seçme telaşı başlar. Bazen 7-8 bazen 4-5 filmden birinin seansını da uyduracak şekilde seçeriz. Keyfe keder "popcorn"larımızı da arkadaşlarımızı aldığımız gibi yanımıza alır, en az 30 dakika süren TV'dekinin on katı uzunluktaki reklamları izlemeye başlarız. Film başlamadan popcorn biter, zaten pop olan her şey çabuk bitiyor, neyse. Film arasından sonra bir reklam kuşağı daha. 3 saatin 1 saatini reklama, 15 dakikasını araya 5 dakikasını ıvır zıvıra verdikten sonra çıkar gideriz.
Filmi seçen kim diye sorarak başlamak istiyorum. Gerçekten dünya üstünde o aralar 8 -hadi 10 tane diyelim- film mi yapıldı? Yoksa sizin izlemenizin uygun görüldüğü filmlerin toplam sayısı anca bu mu?
"Ben bunu giyeceğim bana ne!" diye inat dönemindeki ağlayan çocuğu kandırmak için annelere şunu öneririz: "Sen 4 tane kazak koy önüne, o da kendi seçiyormuş gibi dördünden birini giymeye ikna olacaktır. Çocuğun önüne bütün gardırobu koyarsan kış günü askılı kollu da giyer, parmak arası terlik de!" Bu analojiden de anlaşıldığı gibi 4 yaşındaki çocuktan farkımızın kalmadığını belirtmeye gerek var mı? Yok.
Aldığımız popcornların da fahiş fiyata olduğundan tut da kasten bol tuzlu yapılarak 2 katı fiyatına satılan sulara dadanmamızı sağlamaları ticaretin emri.
Reklamların bitip tükenmezliği ve sinir bozuculuğu herkesin yakındığı lakin çıkınca unuttuğu bir mevzu. İşte sinema salonları öyle büyülü ki sandalye üstünde Kieslowski izlemeye benzemez.
Ayın cânım sinema severler. Alternatif mekanlar arayın sizlere daha iyi filmleri daha ucuza hatta bedavaya gösteren yerler var ülkemizde. Reklam yok, popcorn yok. Bazen kahve var.
http://web.deu.edu.tr/desem/n_guncelfilmler.php
http://ebrukepsutlu.blogspot.com/
http://www.izmirsanat.org.tr/sinema.asp
http://ellinciyilkoskufilmleri.blogspot.com/
bir de yazları havagazı fabrikası, yeniden sinematek gösterimleri var.
Benim bildiğim, İzmir'de olan...
İyi seyirler.
Nerden geldik buraya?
alternatif sinema salonları,
film,
hollywood,
kieslowski,
sinema
12.3.12
europa
bu aralar lars von trier izleme merakı içinde olduğumdan melancholia'dan sonra europa'ya geçiş yaptım.
esasında lars von treier ile tanışmam dancer in the dark ile olmuş. olmuş diyorum çünkü filmi yapanın yönetmen olduğu bilincini çok geç edindim. -büyük utanç- björk ile tanışma anım da aynı filmle olmuştu. o da çok geç gerçekleşmişti. o da ayrıca yazıktır.
her neyse, ekşisözlük, pek çok blog, wikipedia yahut imdb'den bulabileceğiniz ıvır zıvırları buraya yazmanın manası yok diye düşündüğümden işin o kısmını geçiyorum.
burdan gerisi de spoiler dediğimiz cinsten olacak. önce filmi izleyeyim diyenlere şu noktada veda edelim. izleyince bekleriz.
velhasıl, film hipnotik bir açılışla seyirciye merhaba diyor. sonra tüm film boyunca bu etkiyi üstünde hissettiriyor. "you're going deeper and deeper." o kadar derine gidiyoruz ki hakikaten hiç ummadığımız anılar çıkıveriyor bilinçdışımızdan. filmde süregiden kasvet havası ve ara sıra bizi sarsan kitschler mevcut. öyle ki bazen sırf biz değil oyuncular bile bakamıyor vaziyete. ayrıca tam da can alıcı yerlerdeki renklendirmeler durumu hayli destekliyor.
bir de izlerken nedense hep hitler'in intiharına kadar olan almanya'yı gördüğümüzü düşündüm. öyle ki aklıma bile gelmemişti sonra noldu peki almanya'ya diye soruvermek. izlediğim ilk savaş sonrası almanya filmi oldu özetle.
idealizm yanlısı, hümanist amerikalı baş karakterimizin kendini, eski vahşi yeni zavallı alman halkına şefkat göstermek üzere heba etmesinin hikayesi içler acısı. sanırım katherina olayı güzel özetliyordu, "hangi insanlar için? burda hepimiz savaştan çıkıtık, herkes kendi hayatını kurtarmak için birbirini öldürdü." zaten çocukların bile suikastçi olduğu bir durum söz konusu. açıkçası bu adamı anlayamadığım bir gerçek, zaten kimse anlayamıyor film boyu. ahlak yasalarının en üst düzeyinde, evrensel ahlaka ulaşabilmiş naif bir delikanlı mı? artık abd kafamızda öyle bir yerde ki ordan böyle adam çıkabileceği inancında olmadığımdan doğan önyargı mıdır nedir, böyle bir insan olamaz diyorum filmi izlerken. diğer yandan adam yarı alman, yani soykırım yapmış bir milletin çocuğu-yani henüz yapmış. nereden tutarsan tut olmuyor. bu iyi niyet nereden geliyor diyor insan? bakarsan ikinci dünya savaşının en eli kanlı iki ülkesinden bahsediyoruz. belki de hata bizde, karşılıksız şefkatin varlığını unutmuşuz. lakin sayın kessler, annesi misin almanya'nın?
kessler'in ölümü de ayrı trajedi, ölmeden önce eline aldığı taramalı tüfek de. kurtarmak istediği insanları vurmak üzereyken sulara gömülen trende onu son gören adam bile kurtarmıyor. iş işten geçtikten sonra açılan kapının da çok manası kalmıyor. zaten hep iş işten geçtikten sonra olanlar daha bir hüzünlüdür.
bir yandan kenan ışık'ın açık olduğu bu geceden kafamı çok da toplayamayarak yazacaklarım böyle.
filmi izledikten sonra aklıma gelen ilk şey, güzel bir yaz günü deniz kenarı gazinosunda yusuf'la bira içip pide yediğimiz gün oldu. çoktan unuttuğum bir anıydı. filmin hipnozu işe yaramış olmalı dedim.
"şimdi ondan geriye sayacağım ve bittiğinde ölmüş olacaksın." içimizi kıyan, nefesimizi daraltan an da bu andı herhalde....
esasında lars von treier ile tanışmam dancer in the dark ile olmuş. olmuş diyorum çünkü filmi yapanın yönetmen olduğu bilincini çok geç edindim. -büyük utanç- björk ile tanışma anım da aynı filmle olmuştu. o da çok geç gerçekleşmişti. o da ayrıca yazıktır.
her neyse, ekşisözlük, pek çok blog, wikipedia yahut imdb'den bulabileceğiniz ıvır zıvırları buraya yazmanın manası yok diye düşündüğümden işin o kısmını geçiyorum.
burdan gerisi de spoiler dediğimiz cinsten olacak. önce filmi izleyeyim diyenlere şu noktada veda edelim. izleyince bekleriz.
velhasıl, film hipnotik bir açılışla seyirciye merhaba diyor. sonra tüm film boyunca bu etkiyi üstünde hissettiriyor. "you're going deeper and deeper." o kadar derine gidiyoruz ki hakikaten hiç ummadığımız anılar çıkıveriyor bilinçdışımızdan. filmde süregiden kasvet havası ve ara sıra bizi sarsan kitschler mevcut. öyle ki bazen sırf biz değil oyuncular bile bakamıyor vaziyete. ayrıca tam da can alıcı yerlerdeki renklendirmeler durumu hayli destekliyor.
bir de izlerken nedense hep hitler'in intiharına kadar olan almanya'yı gördüğümüzü düşündüm. öyle ki aklıma bile gelmemişti sonra noldu peki almanya'ya diye soruvermek. izlediğim ilk savaş sonrası almanya filmi oldu özetle.
idealizm yanlısı, hümanist amerikalı baş karakterimizin kendini, eski vahşi yeni zavallı alman halkına şefkat göstermek üzere heba etmesinin hikayesi içler acısı. sanırım katherina olayı güzel özetliyordu, "hangi insanlar için? burda hepimiz savaştan çıkıtık, herkes kendi hayatını kurtarmak için birbirini öldürdü." zaten çocukların bile suikastçi olduğu bir durum söz konusu. açıkçası bu adamı anlayamadığım bir gerçek, zaten kimse anlayamıyor film boyu. ahlak yasalarının en üst düzeyinde, evrensel ahlaka ulaşabilmiş naif bir delikanlı mı? artık abd kafamızda öyle bir yerde ki ordan böyle adam çıkabileceği inancında olmadığımdan doğan önyargı mıdır nedir, böyle bir insan olamaz diyorum filmi izlerken. diğer yandan adam yarı alman, yani soykırım yapmış bir milletin çocuğu-yani henüz yapmış. nereden tutarsan tut olmuyor. bu iyi niyet nereden geliyor diyor insan? bakarsan ikinci dünya savaşının en eli kanlı iki ülkesinden bahsediyoruz. belki de hata bizde, karşılıksız şefkatin varlığını unutmuşuz. lakin sayın kessler, annesi misin almanya'nın?
kessler'in ölümü de ayrı trajedi, ölmeden önce eline aldığı taramalı tüfek de. kurtarmak istediği insanları vurmak üzereyken sulara gömülen trende onu son gören adam bile kurtarmıyor. iş işten geçtikten sonra açılan kapının da çok manası kalmıyor. zaten hep iş işten geçtikten sonra olanlar daha bir hüzünlüdür.
bir yandan kenan ışık'ın açık olduğu bu geceden kafamı çok da toplayamayarak yazacaklarım böyle.
filmi izledikten sonra aklıma gelen ilk şey, güzel bir yaz günü deniz kenarı gazinosunda yusuf'la bira içip pide yediğimiz gün oldu. çoktan unuttuğum bir anıydı. filmin hipnozu işe yaramış olmalı dedim.
"şimdi ondan geriye sayacağım ve bittiğinde ölmüş olacaksın." içimizi kıyan, nefesimizi daraltan an da bu andı herhalde....
4.3.12
melancholia
(...)çünkü akşam evine gittiğinde artık o kahveyi içemezdin. ama foucault işte al oku. itiraz etmez.
bu arada ben bu filmi çok sevdim. belki persona'dan sonra en çok bunu sevdim. belki öyle çok çok ilginç sevilecek bilmem ne bi film olmayabilir ama çok sevdim. desem'de film değişmeden tekrar gidip izleyebilirim bile.
zaten lars von trier ne çeşit bir adamdır onu da bilmiyorum. danimarkalı ve bergman'dan da etkilenmiş. bütün diyeceğim bu. ama bunu wikipedia'ya baksan sen de bilirdin. asıl konu melankolinin zaten bu kadar anlatılabileceği. evliliğin zaten bu kadar anlatılabileceği. insanın içi dışına çıksa en iyi çıkacak sonucun bu kadar olabileceği.
bir de kirsten dunst'ı scarlett johansson'a benzetme hikayesi var. o apayrı.
(...)
ertesi gün gelen edit: meğer dancer in the dark da trier'inmiş.
bu arada ben bu filmi çok sevdim. belki persona'dan sonra en çok bunu sevdim. belki öyle çok çok ilginç sevilecek bilmem ne bi film olmayabilir ama çok sevdim. desem'de film değişmeden tekrar gidip izleyebilirim bile.
zaten lars von trier ne çeşit bir adamdır onu da bilmiyorum. danimarkalı ve bergman'dan da etkilenmiş. bütün diyeceğim bu. ama bunu wikipedia'ya baksan sen de bilirdin. asıl konu melankolinin zaten bu kadar anlatılabileceği. evliliğin zaten bu kadar anlatılabileceği. insanın içi dışına çıksa en iyi çıkacak sonucun bu kadar olabileceği.
bir de kirsten dunst'ı scarlett johansson'a benzetme hikayesi var. o apayrı.
(...)
ertesi gün gelen edit: meğer dancer in the dark da trier'inmiş.
9.1.12
28.4.10
woody allen - manhattan
olayın özeti:
Tracy: Let's fool around. Let's do it some strange way that you've always wanted to, but nobody would do with you.
Tracy: Let's fool around, it'll take your mind off it.
Isaac Davis: Hey, how many times a night can you, how, how often can you make love in an evening?
Tracy: Well, a lot.
Isaac Davis: Yeah! I can tell, a lot. That's, well, a lot is my favorite number.
----------------------------------------------------------------
Tracy: I'll be back in six months.
Isaac Davis: Six months are you kidding? Six months you're gonna go for?
Tracy: We've gone this long, well what's six months if we still love each other?
Isaac Davis: Hey don't be so mature okay? Six months is a long time! Six months, you know you're going to be working in a theater there, you'll be working with actors and directors, you'll go to rehearsal, you'll hang out with those people, you'll have lunch a lot, before you know it attachments form you know. You don't want to get into that- you'll change you know you'll be in - in six months you'll be a completely different person.
Tracy: Well don't you want me to have that experience? I mean a while ago you made such a convincing case.
Isaac Davis: Well yeah of course I do but you know, I- I just don't want that thing I like about you to change.
Tracy: I've got to make a plane.
Isaac Davis: C'mon you dont-, c'mon you don't have to go.
Tracy: Why couldn't you have brought this up last week!... Six months isn't so long... not everyone gets corrupted... you have to have a little faith in people.
---------------------------------------------------------------
soru: do I faith in people?
cevap: sanırım hayır, ki çok saf halimle. sen düşün.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)