dün doğum günümdü. sebebini bilmediğim bir şekilde bloga gelen sayısı da çok olmuş dün. enteresan bir gündü, orası kesin. sabah kimsenin hatırlamayacağı bir insan olacağımı düşünerek ağlıyordum gece bardaydım, bar dediğim pub, pub dediğim alkol satan bir çeşit café.
bir aralık bir kadın bana Lavina'yı okudu. doğum günü hediyesi olarak. evrenin bana çağrısı mı, bilemem. "yalanlar istiyorsan yalanlar söyleyeyim, incinirsin."
aydın boysan neyse ki hala yaşıyordu ben de onu öptüm tatlı yanaklarından. her geldiğinde "size bakınca insan hayat buluyor." diyorum, "işte buuuu hahahaha!" diye kahkahayı koyveriyor. o olmadığında kitap fuarları hüzünlü olacak.
bundan çok yıllar önceydi. sanırım 2006 yılı olacak. ben yine kitap fuarında idim, yanımda yusuf vardı, andaç mı ne yazmıştım ona, üstelik de doğum günüydü. daha çıkmıyorduk. bir sebepten koluna mı girmiştim elini mi tutmuştum yanağından mı öpmüştüm nedir -öyle fiziksel temas içeren bir durum ama fevkalade yüzeyselinden- çok heyecanlanmış bir şey de diyememiştim. masumdu, sakindi, saygılıydı, yaklaşmak ister de yapamaz gibi bir uzaklığı vardı. ve bütün bunların üstünden 5 yıl geçmiş.
birilerinde bir yerlerde dünden kalma fotoğraflar olmalı. artık her şey dijital.
beni seven bazı insanları küstürecek kadar boşlamış olabilir miyim? abartı mı var ortada iş güç meselesi mi? ama bazılarına da ben küskünüm. işin tuhafı, umurlarında değil! ... (burda uzunca sustum) birileri gelir, birileri gider, kimileri ölür, kimileri doğar işte hayat içinde ne kadar neyi var etmek istediğinle ilgili biraz da galiba. sen hayatın kimi yelerinde bir kağıt peçetesin mesela, en iyi ihtimalle bir kaç kullanımlık, halbuki ağaç değil miydin sen ne oldu birden-bilemem.
geçmişe ait anılar, üstlerinden ne kadar geçtikten sonra esas değerlerine ulaşırlar? nadide antikalar mıdır onlar-nedir onlar nedir onlar? dönüp dönüp ölüp.
annem benim yaşadığım her şeyi bire bir yaşasaydı beni gerçekten anlar mıydı? ya da ben onun yaşadığını yaşasam böyle mi davranırdım? bu ne meselesi? Pavlov mu haklı, genetikçiler mi? Freud belki de ya da evrimselse her şey elimizdeki veriler yeterince uzun gelmeyecekti muhtemelen, uzun da değil, u z a k gelmeycekti-işin özü uz'da aslında.
kelimeleri harflere ayrıarak mı öğrendim okumayı yazmayı yoksa harfleri mi birleştirdim kelimeleri üretmek için, anımsamıyorum.
eğer yazmaya ilgim varsa beni kursa almak isterermiş, bir dergi çıkarıyorlarmış, amatör yazarların yazılarından oluşan. dünya kadar amatör yazar var. kaldı ki yazarlığın kursu olamaz. tıpkı yemek yemenin kursu olamayacağı gibi. sizin şık yemek yeme arzularınız varsa onlardan bağımsız söyledim. elbette "şık" yazmak için bir takım kelimeler, teknikler, şunlar bunlar eğretice monte edilebilir. çatalla pizza yemek gibi düşün sen onu.
yeterince büyük kalbim yok bazen.
psikoloji okumak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
psikoloji okumak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
17.4.11
31.3.11
psikodrama, kısa ve etkili, diğerleri...
Bugün de yatağın duvara yapışık olmasından mütevellit her sabah olduğu gibi yine solumdan kalktım. Hava yağdım yağacak gibiydi, henüz karar verememişti, sanki evlenme teklifi almış da naz yapıyordu ama fazla naz aşık usandırırdı ve görünüşe göre de havanın bundan haberi yoktu. 8:15-alarmı kapa, 8:25-kalksam mı?, 8:35-kalkıp geri yattım, 8:47-artık kalkmazsam kesinlikle geç kalacağımdan kalkıp giyindim ve yarım dilim ekmek yiyerek çıkıp okula gittim. Yolda kaydadeğer herhangi bir şey olmadı, gece gördüğüm rüyayı hayra yormaya çalıştım, yoramadım. Bir yoruma göre "Freud gelse çözemez." bir rüyaydı: Sevgilim, ben ve sevgilimin ağzından cımbızla değil maşayla zor laf aldığımız bir arkadaşı, ki adı Özgür olur, öğrenci evi olduğu her halinden belli bir evde oturmuşuz, gülüşüyoruz. Ama neye? Özgür diyor ki: "Hahaha! Pınar Yusuf seni aldattı." Hep beraber gülüyoruz. Yusuf diyor ki: "Evet sevgilim ne yazık ki seni çiğ göğüslü bir kızla aldattım, kusura bakma. Ahahahaha!" Ve histeri krizine girmiş gibi kahkahalar atıyoruz. Hayır, ben neden atıyorum onu anlamadığım gibi, çiğ göğüs nasıl oluyor hiç anlamadım. Kalkınca ve yol boyu bunu düşündüm. Tahmin edileceği üzre terzi yine söküğünü dikemedi ve sorusuna cevap alamadı.
Grup Psikoterapisi dersine bu hafta da sayfalarca yazacağımı sanarak gitmiştim, oysaki hoca geçen hafta psikodrama için başka birinin geleceğini söylemişti, evde dakikalarla boğuştuğum o yataktan kalkma sürecinde bunu anımsasam direk vurur kafayı uyumaya devam ederdim, ama ne yazık ki... Psikodramada oyuncu değil de seyirci iseniz sıkıntıdan ölürsünüz ve uygulama yapılacakmış. Sıkılmaktansa çıkayım oynayayım onca tecrübenin de hatrına dedim, sabahki rüyayla başlayan zincirin ikinci halkasını da böylece takmışım meğer:
Birinci direktif: Ben güneşim, arkadaşım buz. Açıklama: İnsanlara zaman zaman zarar vermekten kaçınıyor musun? -Evet.
İkinci direktif: Ben buzum, arkadaşım güneş. Açıklama: Herhangi bir baskı karşısında dağılır mısın? -Evet.
Üçüncü direktif: Ben kelebeğim, arkadaşım çiçek. Açıklama: İnsanlar arası ilişkilerde pek sıkıntı yok. -Benim neden haberim yok? (Dördüncü direktif de bunun tersi olup sonuç yine aynıdır.)
Beşinci direktif: Ben anneyim, arkadaşım çocuk. Açıklama: Anneliğe hazır değilim, çok net.
Altıncı direktif: Ben çocuğum, arkadaşım baba. Açıklama: Oidipus kompleksinin daniskası.
Yedinci direktif: Ben polisim, arkadaşım hırsız. Açıklama: Arkadaş hırsız olduğu halde Robin Hood karakterli bir hırsız olduğundan alelade bir rolde bile kendini "kötü" düşünemiyor.
Sekizinci direktif: Ben hırsızım, arkadaşım polis. Açıklama: Kendimi daha iyi hissetmemiştim! Gerçekten. Banka soymuş, suçu da beni aldatan sevgilimin üstüne atmışım. Adam, aylarca hapis yattıktan sonra suçlu olduğum anlaşılmış ve yakalanmışım. Hala da kıvrak bir zekayla işleri pasif-agresifi oynamaya kadar götürüp madur olduğumu ispatlamaya çalışıyorum, inanılmaz da ukalayım. Alacağım ceza da asla umrumda değil çünkü adam boşu boşuna hapis yatmış benim yüzümden, daha iyi ne olabilir? Psikoanaitik kısmına girmeyeceğim bile. Her şey ortada.
Dokuzuncu direktif: Ben yaşlıyım, arkadaşım baston: Yaşlılığımda birilerine dayanma ihtiyacım olacak, ama bunu bulamayacağıma dair sonsuz bir inancım var. Gençliğimde yaptığım hemen her şeyden pişmanım. Yaşlılık bana çok acizce ve keyifsiz geliyor. Bıraksan intihar edeceğim. Dünyadan nefret ediyorum. Az daha üstüme gelinse ağlardım.
Onuncu direktif: Ben bastonum, arkadaşım yaşlı: Sorumluluklara karşı optimum seviyede bir yaklaşımım var.
Eğlendiğim bir gerçek ama her psikodrama seansı sonrası kazandığım içgörü veya bildiğim ama gündemde tutmaktan hoşlanmadığım her konu ışığı görüp gelir ve ben öncekinin iki katı lanet olası bir hayata adım atarım. Farkındalığın ve bilginin çokluğu kaos, acı ve antidepresan olarak halkımıza geri döner. İnsanın başetme mekanizmaları bir süre off durumuna geçer ve yara almaya açık bir hale gelir. İşte psikodrama gibi etkinlikler insanın kendini tanıması için muhteşem yerlerdir. Fakat kişi kaldırabileceğine emin olmadan adımını dahi atmamalıdır. Kısmen kaldırabiliyorum şimdilik sanırım ama 35 yaşına kadar bir kaç epic fail daha yaparsam kaldırabileceğimi sanmıyorum.
Gelelim üçüncü halkaya. Akbank kısa film festivalinin ödüllü filmleri gösteriliyormuş, işim gücüm yok -aslında o kadar çok ki, kendimi kandırıyorum, o ayrı- gideyim izleyeyim bari dedim. Trailer'ı aşağıda, tamamını bulursanız mutlaka izleyin diyeceğim de belki de izlemeseniz daha iyi emin değilim. Dağıldığım andı.
Tüm dünyaya isyanım vardı, kuzenimin dediği gibi "isyankar repçi" olasım geldi. Duvarlara grafitti ile SHUT THE FUCK UP! yazmak istedim. İnsan olduğumdan dolayı kendimi iğrenç hissettim. Hayat, her zamanki gibi, zordu.
Yemek yemek için durduğum bir restoranda, yağmur çiselemeye başladığı anda, iki büklüm yaşlı bir adam konuşamaz, sadece garip sesler çıkarır bir halde, yardıma muhtaçlığın ve kendisinden zarar gelmeyeceğinin açık göstergesi olarak yanımda avuç açtı. Garson "Hadi dedeciğim git buradan." dedi. Aras'ın vaktiyle sık sık eleştirdiği o steril yaşamımızda bu amcaya yer yoktu, tıpkı Almanya'da Afrikalıların yeri olmadığı gibi. Garson da tabii ki polisi oynuyordu. O anda neden psikodramada hırsız olmaktan büyük keyif aldığımı fark ettim. I was the Inside Man beybi.
Yaşlı adam restoranı terk etmeye çalışırken bastonu kaydı ve düşmek üzereydi. Kumpir hazırlamakla görevli çocuk, az önce adamı kovmaya çalışan garsona "Oğlum yardım etsene, düşecek amca." dedi, fakat garson adamın ayağının kayışını sırıtarak izlemeye devam etti. O anda hem garsondan hem kendimden nefret ettim. Çünkü adama ben de yardım etmedim. Gülmedim de ama bu beni haklı çıkarmazdı. Hücre arkadaşı karga tulumba götürülürken yatağın ardına saklanıp seyreden o kokuşmuş mahkumdan ne farkım kaldığını sordum, tek fark kokuşmuşluk düzeyimizdi, benimki daha yüksekti. Etrafımda bana kaba kuvvet uygulayacak kimse olmamasına karşın yardım davranışını reddetmiş, bir insanın acizliğini seyretmiştim. Sonra yağmur hızlandı ve ben o adamın tanrı aşkına nasıl ve nereye sığındığını düşündüm. Ülkenin yürümekte ve konuşmakta zorluk çeken bir yaşlıyı dilenmek durumunda bırakacak koşullarından nefret ettim. Bir kez daha psikodramada canlandırdığım yaşlılık halimi düşündüm, mümkünse o kadar yaşlanmadan ölmem gerektiğini onayladım.
Günün sonrasında başka başka arkadaşlarımın havadan sudan başka başka dertlerine dalıp Esra Erol izledim ve "Cehalet mutluluktur!" sözüne uydum. Banyoya girip steril yaşamımı gerçek anlamda sterilleştirdim. Bir kaç bürokratik mail attım. Annemler geldi. Fatmagül'ün Suçu Ne? izliyorlar. Ben de paylaşmazsam bilinçaltına gideceği garanti olan bu günü mümkün mertebe ölümsüzleştirme işine giriştim. Nasır tutmak, şovalye kıyafeti gitmek, pembe gözlükler takmak filan o kadar da iyi değildir çünkü.
Grup Psikoterapisi dersine bu hafta da sayfalarca yazacağımı sanarak gitmiştim, oysaki hoca geçen hafta psikodrama için başka birinin geleceğini söylemişti, evde dakikalarla boğuştuğum o yataktan kalkma sürecinde bunu anımsasam direk vurur kafayı uyumaya devam ederdim, ama ne yazık ki... Psikodramada oyuncu değil de seyirci iseniz sıkıntıdan ölürsünüz ve uygulama yapılacakmış. Sıkılmaktansa çıkayım oynayayım onca tecrübenin de hatrına dedim, sabahki rüyayla başlayan zincirin ikinci halkasını da böylece takmışım meğer:
Birinci direktif: Ben güneşim, arkadaşım buz. Açıklama: İnsanlara zaman zaman zarar vermekten kaçınıyor musun? -Evet.
İkinci direktif: Ben buzum, arkadaşım güneş. Açıklama: Herhangi bir baskı karşısında dağılır mısın? -Evet.
Üçüncü direktif: Ben kelebeğim, arkadaşım çiçek. Açıklama: İnsanlar arası ilişkilerde pek sıkıntı yok. -Benim neden haberim yok? (Dördüncü direktif de bunun tersi olup sonuç yine aynıdır.)
Beşinci direktif: Ben anneyim, arkadaşım çocuk. Açıklama: Anneliğe hazır değilim, çok net.
Altıncı direktif: Ben çocuğum, arkadaşım baba. Açıklama: Oidipus kompleksinin daniskası.
Yedinci direktif: Ben polisim, arkadaşım hırsız. Açıklama: Arkadaş hırsız olduğu halde Robin Hood karakterli bir hırsız olduğundan alelade bir rolde bile kendini "kötü" düşünemiyor.
Sekizinci direktif: Ben hırsızım, arkadaşım polis. Açıklama: Kendimi daha iyi hissetmemiştim! Gerçekten. Banka soymuş, suçu da beni aldatan sevgilimin üstüne atmışım. Adam, aylarca hapis yattıktan sonra suçlu olduğum anlaşılmış ve yakalanmışım. Hala da kıvrak bir zekayla işleri pasif-agresifi oynamaya kadar götürüp madur olduğumu ispatlamaya çalışıyorum, inanılmaz da ukalayım. Alacağım ceza da asla umrumda değil çünkü adam boşu boşuna hapis yatmış benim yüzümden, daha iyi ne olabilir? Psikoanaitik kısmına girmeyeceğim bile. Her şey ortada.
Dokuzuncu direktif: Ben yaşlıyım, arkadaşım baston: Yaşlılığımda birilerine dayanma ihtiyacım olacak, ama bunu bulamayacağıma dair sonsuz bir inancım var. Gençliğimde yaptığım hemen her şeyden pişmanım. Yaşlılık bana çok acizce ve keyifsiz geliyor. Bıraksan intihar edeceğim. Dünyadan nefret ediyorum. Az daha üstüme gelinse ağlardım.
Onuncu direktif: Ben bastonum, arkadaşım yaşlı: Sorumluluklara karşı optimum seviyede bir yaklaşımım var.
Eğlendiğim bir gerçek ama her psikodrama seansı sonrası kazandığım içgörü veya bildiğim ama gündemde tutmaktan hoşlanmadığım her konu ışığı görüp gelir ve ben öncekinin iki katı lanet olası bir hayata adım atarım. Farkındalığın ve bilginin çokluğu kaos, acı ve antidepresan olarak halkımıza geri döner. İnsanın başetme mekanizmaları bir süre off durumuna geçer ve yara almaya açık bir hale gelir. İşte psikodrama gibi etkinlikler insanın kendini tanıması için muhteşem yerlerdir. Fakat kişi kaldırabileceğine emin olmadan adımını dahi atmamalıdır. Kısmen kaldırabiliyorum şimdilik sanırım ama 35 yaşına kadar bir kaç epic fail daha yaparsam kaldırabileceğimi sanmıyorum.
Gelelim üçüncü halkaya. Akbank kısa film festivalinin ödüllü filmleri gösteriliyormuş, işim gücüm yok -aslında o kadar çok ki, kendimi kandırıyorum, o ayrı- gideyim izleyeyim bari dedim. Trailer'ı aşağıda, tamamını bulursanız mutlaka izleyin diyeceğim de belki de izlemeseniz daha iyi emin değilim. Dağıldığım andı.
Tüm dünyaya isyanım vardı, kuzenimin dediği gibi "isyankar repçi" olasım geldi. Duvarlara grafitti ile SHUT THE FUCK UP! yazmak istedim. İnsan olduğumdan dolayı kendimi iğrenç hissettim. Hayat, her zamanki gibi, zordu.
Yemek yemek için durduğum bir restoranda, yağmur çiselemeye başladığı anda, iki büklüm yaşlı bir adam konuşamaz, sadece garip sesler çıkarır bir halde, yardıma muhtaçlığın ve kendisinden zarar gelmeyeceğinin açık göstergesi olarak yanımda avuç açtı. Garson "Hadi dedeciğim git buradan." dedi. Aras'ın vaktiyle sık sık eleştirdiği o steril yaşamımızda bu amcaya yer yoktu, tıpkı Almanya'da Afrikalıların yeri olmadığı gibi. Garson da tabii ki polisi oynuyordu. O anda neden psikodramada hırsız olmaktan büyük keyif aldığımı fark ettim. I was the Inside Man beybi.
Yaşlı adam restoranı terk etmeye çalışırken bastonu kaydı ve düşmek üzereydi. Kumpir hazırlamakla görevli çocuk, az önce adamı kovmaya çalışan garsona "Oğlum yardım etsene, düşecek amca." dedi, fakat garson adamın ayağının kayışını sırıtarak izlemeye devam etti. O anda hem garsondan hem kendimden nefret ettim. Çünkü adama ben de yardım etmedim. Gülmedim de ama bu beni haklı çıkarmazdı. Hücre arkadaşı karga tulumba götürülürken yatağın ardına saklanıp seyreden o kokuşmuş mahkumdan ne farkım kaldığını sordum, tek fark kokuşmuşluk düzeyimizdi, benimki daha yüksekti. Etrafımda bana kaba kuvvet uygulayacak kimse olmamasına karşın yardım davranışını reddetmiş, bir insanın acizliğini seyretmiştim. Sonra yağmur hızlandı ve ben o adamın tanrı aşkına nasıl ve nereye sığındığını düşündüm. Ülkenin yürümekte ve konuşmakta zorluk çeken bir yaşlıyı dilenmek durumunda bırakacak koşullarından nefret ettim. Bir kez daha psikodramada canlandırdığım yaşlılık halimi düşündüm, mümkünse o kadar yaşlanmadan ölmem gerektiğini onayladım.
Günün sonrasında başka başka arkadaşlarımın havadan sudan başka başka dertlerine dalıp Esra Erol izledim ve "Cehalet mutluluktur!" sözüne uydum. Banyoya girip steril yaşamımı gerçek anlamda sterilleştirdim. Bir kaç bürokratik mail attım. Annemler geldi. Fatmagül'ün Suçu Ne? izliyorlar. Ben de paylaşmazsam bilinçaltına gideceği garanti olan bu günü mümkün mertebe ölümsüzleştirme işine giriştim. Nasır tutmak, şovalye kıyafeti gitmek, pembe gözlükler takmak filan o kadar da iyi değildir çünkü.
Nerden geldik buraya?
aslında bir konu var,
bilinç altından notlar,
psikoloji okumak
16.2.10
hava niçin bu denli sıcak oldu? daha şubat'ta değil miydik? madem bu kadar ısınacaktı, neden tatilim boyu da aksi gibi çok soğuk oldu. mikail benden ne istiyorsun? neden yıllardır senle bir orta yol bulamadık?
postaneler banka değildir, demiştim. bankaymış. bugün merkez postanede banka yazıyordu. yıkıldım. 10 yıl önce postane sahiden de ptt kısaltmasına yaraşır biçimdeydi. şimdi postaya bakan yok, telgraf zaten yok, telefon da fatura ödemek ve cep telefonuna kontör almak için var, nerde o ankesörlü telefonlar. nerde telgrafın tellerine konan kuşlar. hatta kuşu geçtim nerde telgrafın telleri? veya pullara ne oldu? ben o makinalara karşıyım. evet.
sanki yüz yaşında biri gibi hissettim şunları yazınca. ama altı üstü on yıl önceden bahsediyorum! 95'lilerin de 15 yaşında olması ne tuhaf. hatta 2000'de doğanlar 10 yaşındalar, ergenlik bunalımının kapısını zorluyorlar. sanırım yaşlandım. 2000 yahu! artık "nostalji yapalım"da 90'lar diye bir şey var mesela, eskiden 70'ler 80'ler vardı zira hali hazırda yaşanan hala 90'lardı. biz şimdi 2010'lar mı diyeceğiz? yoksa 10'lar mı diyeceğiz? tdk bu soruma yanıt versin. ya da 2000'den 2010'a kadar olan kısım ne olacak? 2000'ler desek koca bin yılı kast etmiş olacağız. dil çok zor iş vesselam.
bugün okula uğrayıp dönemi açtım. anneme evden çıkarken "ben turistlik görevimi yapıp geleyim." dedim. sahiden de öyle oldu. 10 dakika süren ders kapsamında hoca geçen yıl o dersten kalan 7 kişi saydı, sonra aslında dersin geçen yıl aldığımız bir dersle ve bu yıl alınabilecek bir başka seçmeli dersle pek bir ilintili olduğunu söyledi. sonra da "dersi bırakırsanız üzülmem, kırılmam, hatta daha az kağıt okurum, güzel olur." dedi. yani hoca bize "bence defolun ama siz bilirsiniz." mi demek istedi? ne yapalım ki programıma ve paşa gönlüme bir tek o ders uyuyor, kalırsam da kısmet derim. zaten bizim bölümün diline sakız olmuş laftır bu "kısmet" bölüm başkanından birinci sınıf öğrencisine kadar herkes vara yoğa "kısmet" der. sahiden de öyledir, çünkü hiçbir şey planlı yürümez. ben mesela bu tip durumlarda tanrı'nın önüme zar salladığını ve ne gelirse işin sonunun da ona göre şekilleneceğini hissediyorum. artık bugün de kaç kaç geldiyse... (saçma değil, inanç. inanç dediğiz şeyi sorgulamayalım.)
yazdığım yazılar da garip bir hale girdi sanki. ne eskisi gibi depresif, ne düzenli, ne şu ne bu. basitleşti galiba. hayat basitleştikçe, daha doğrusu insan hayatı daha basit ele aldıkça bu her şeyine yansıyor sanırım.
bir de, Kiyoto'yu bitirmek lazım artık. tavsiye ederim, Japon kültürünü merak edenlere. şaşırarak okuyorum. örneğin çiçeklerin açmasını seyretmeye gidiyorlar hobi olarak ve bunun için tasarlanmış parklar, bahçeler, oturulacak "peyke"ler var. bir küçük not daha, kasten seçmedim ama, Kavabata da intihar etmiş. 73 yaşında. bu kaçıncı yazar? Tezer Özlü ile ilgili dedikodular mevcut, intihar mı hastalık mı diye, onu bir kenara koaylım ama Virgina Woolf, Sylvia Plath, Nilgün Marmara... bohem...
Didem: Nilgün Marmara'yı nerden duyduğumu/bildiğimi/okuduğumu anımsadım böylece.
postaneler banka değildir, demiştim. bankaymış. bugün merkez postanede banka yazıyordu. yıkıldım. 10 yıl önce postane sahiden de ptt kısaltmasına yaraşır biçimdeydi. şimdi postaya bakan yok, telgraf zaten yok, telefon da fatura ödemek ve cep telefonuna kontör almak için var, nerde o ankesörlü telefonlar. nerde telgrafın tellerine konan kuşlar. hatta kuşu geçtim nerde telgrafın telleri? veya pullara ne oldu? ben o makinalara karşıyım. evet.
sanki yüz yaşında biri gibi hissettim şunları yazınca. ama altı üstü on yıl önceden bahsediyorum! 95'lilerin de 15 yaşında olması ne tuhaf. hatta 2000'de doğanlar 10 yaşındalar, ergenlik bunalımının kapısını zorluyorlar. sanırım yaşlandım. 2000 yahu! artık "nostalji yapalım"da 90'lar diye bir şey var mesela, eskiden 70'ler 80'ler vardı zira hali hazırda yaşanan hala 90'lardı. biz şimdi 2010'lar mı diyeceğiz? yoksa 10'lar mı diyeceğiz? tdk bu soruma yanıt versin. ya da 2000'den 2010'a kadar olan kısım ne olacak? 2000'ler desek koca bin yılı kast etmiş olacağız. dil çok zor iş vesselam.
bugün okula uğrayıp dönemi açtım. anneme evden çıkarken "ben turistlik görevimi yapıp geleyim." dedim. sahiden de öyle oldu. 10 dakika süren ders kapsamında hoca geçen yıl o dersten kalan 7 kişi saydı, sonra aslında dersin geçen yıl aldığımız bir dersle ve bu yıl alınabilecek bir başka seçmeli dersle pek bir ilintili olduğunu söyledi. sonra da "dersi bırakırsanız üzülmem, kırılmam, hatta daha az kağıt okurum, güzel olur." dedi. yani hoca bize "bence defolun ama siz bilirsiniz." mi demek istedi? ne yapalım ki programıma ve paşa gönlüme bir tek o ders uyuyor, kalırsam da kısmet derim. zaten bizim bölümün diline sakız olmuş laftır bu "kısmet" bölüm başkanından birinci sınıf öğrencisine kadar herkes vara yoğa "kısmet" der. sahiden de öyledir, çünkü hiçbir şey planlı yürümez. ben mesela bu tip durumlarda tanrı'nın önüme zar salladığını ve ne gelirse işin sonunun da ona göre şekilleneceğini hissediyorum. artık bugün de kaç kaç geldiyse... (saçma değil, inanç. inanç dediğiz şeyi sorgulamayalım.)
yazdığım yazılar da garip bir hale girdi sanki. ne eskisi gibi depresif, ne düzenli, ne şu ne bu. basitleşti galiba. hayat basitleştikçe, daha doğrusu insan hayatı daha basit ele aldıkça bu her şeyine yansıyor sanırım.
bir de, Kiyoto'yu bitirmek lazım artık. tavsiye ederim, Japon kültürünü merak edenlere. şaşırarak okuyorum. örneğin çiçeklerin açmasını seyretmeye gidiyorlar hobi olarak ve bunun için tasarlanmış parklar, bahçeler, oturulacak "peyke"ler var. bir küçük not daha, kasten seçmedim ama, Kavabata da intihar etmiş. 73 yaşında. bu kaçıncı yazar? Tezer Özlü ile ilgili dedikodular mevcut, intihar mı hastalık mı diye, onu bir kenara koaylım ama Virgina Woolf, Sylvia Plath, Nilgün Marmara... bohem...
Didem: Nilgün Marmara'yı nerden duyduğumu/bildiğimi/okuduğumu anımsadım böylece.
Nerden geldik buraya?
bugün de hava ne tuhaf diy mi,
japon kültürü,
nilgün marmara,
psikoloji okumak,
ptt,
sylvia plath,
virgina woolf,
yasunari kavabata
14.9.09
Ders Kayıtlanması
Bu aralar bloglarda en sık gördüğüm konu bu, benim de sorunum, tüm üniversite gençliğinin sorunu: Ders Kayıt!
Suçu kime yüklemeli bilmiyorum, tıkır tıkır işleyen sistemler mevcut mu, hiç duymadım ama vaziyet çıldırtıcı. Misal, şu anda benim ders programım belli değil. Alttan iki ders alıyorum, birinden fd ile kaldığımdan illaki alacağım, hadi diğerini bıraktım diyelim... "Hocam, ya çakışırlarsa?" "Artık şans orası da." bu cümlenin alt metni "E sen de kalmasaydın, ben n'apayım!" olabilir mi, bence olur. Da, ders öyle bir ders ki mubarek 15 kişi kaldı! Kalmamak mümkün değil! 95 kişi filan olacağız gelecek yıl, öylesi bir ders. Hangi sınıfa sığdırırlar, ne yaparlar bilmem. Danışman öğretmen bir şey bilmiyor, bölüm başkanı kayıplarda, öğrenci işlerinin elinden bir şey gelmiyor. Madem öyle, 14'ünde yapmayın kayıtlanmayı siz de, halledin işinizi gücünüzü, öyle yapın. Çok mantıklı, değil? Ama olmaz, gökten o akademik takvim inmiş bir kere, kim madur olursa olsun, ya da madure, cinsiyete göre...
Velhasıl, 26 kredilik sınırı ucundan yakalayıp geçmeden durabildim, tam 9 ders = 25 kredi oldu. -çakışmazsa...
+ SOSYAL PSİKOLOJİYE GİRİŞ-I ALTTAN DERS
+ 213 KLİNİK PSİKOLOJİYE GİRİŞ EKRANDAN EKLENEN SECMELI DERS
+ 312 PSİKOMETRİ-I ZORUNLU VE SECILMIS DERS
+ 313 FİZYOLOJİK PSİKOLOJİ-I ZORUNLU VE SECILMIS DERS
+ 318 ÖĞRENME PSİKOLOJİSİ ZORUNLU VE SECILMIS DERS
+ 320 YETİŞKİNLİK VE YAŞLILIK PSİKOLOJİSİ SECMELI DERS
+ 337 KİŞİLİK KURAMLARI ZORUNLU VE SECILMIS DERS
+ 338 ENDÜSTRİ VE ÖRGÜT PSİKOLOJİSİ SECMELI DERS
+ 343 LABORATUVAR TEKNİKLERİ SECMELI DERS
Bu mudur? Budur...
Oysaki başka kelimelerle dönmüştüm gittiğim yerlerden, nerden çıktı şimdi bunlar?
Suçu kime yüklemeli bilmiyorum, tıkır tıkır işleyen sistemler mevcut mu, hiç duymadım ama vaziyet çıldırtıcı. Misal, şu anda benim ders programım belli değil. Alttan iki ders alıyorum, birinden fd ile kaldığımdan illaki alacağım, hadi diğerini bıraktım diyelim... "Hocam, ya çakışırlarsa?" "Artık şans orası da." bu cümlenin alt metni "E sen de kalmasaydın, ben n'apayım!" olabilir mi, bence olur. Da, ders öyle bir ders ki mubarek 15 kişi kaldı! Kalmamak mümkün değil! 95 kişi filan olacağız gelecek yıl, öylesi bir ders. Hangi sınıfa sığdırırlar, ne yaparlar bilmem. Danışman öğretmen bir şey bilmiyor, bölüm başkanı kayıplarda, öğrenci işlerinin elinden bir şey gelmiyor. Madem öyle, 14'ünde yapmayın kayıtlanmayı siz de, halledin işinizi gücünüzü, öyle yapın. Çok mantıklı, değil? Ama olmaz, gökten o akademik takvim inmiş bir kere, kim madur olursa olsun, ya da madure, cinsiyete göre...
Velhasıl, 26 kredilik sınırı ucundan yakalayıp geçmeden durabildim, tam 9 ders = 25 kredi oldu. -çakışmazsa...
+ SOSYAL PSİKOLOJİYE GİRİŞ-I ALTTAN DERS
+ 213 KLİNİK PSİKOLOJİYE GİRİŞ EKRANDAN EKLENEN SECMELI DERS
+ 312 PSİKOMETRİ-I ZORUNLU VE SECILMIS DERS
+ 313 FİZYOLOJİK PSİKOLOJİ-I ZORUNLU VE SECILMIS DERS
+ 318 ÖĞRENME PSİKOLOJİSİ ZORUNLU VE SECILMIS DERS
+ 320 YETİŞKİNLİK VE YAŞLILIK PSİKOLOJİSİ SECMELI DERS
+ 337 KİŞİLİK KURAMLARI ZORUNLU VE SECILMIS DERS
+ 338 ENDÜSTRİ VE ÖRGÜT PSİKOLOJİSİ SECMELI DERS
+ 343 LABORATUVAR TEKNİKLERİ SECMELI DERS
Bu mudur? Budur...
Oysaki başka kelimelerle dönmüştüm gittiğim yerlerden, nerden çıktı şimdi bunlar?
Nerden geldik buraya?
çileden çıkaran haller,
kimse bana sorumluluk demesin,
psikoloji okumak
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)