bugün grooveshark bana şunu verdi, bayıldım:
Welcome Home Luc Robitaille - Mando Diao
17.1.10
16.1.10
ortaya karışık bir gün
grooveshark'a herhangi bir kelime yazıyorum, sonra o bana şarkılar veriyor. bugün "yan" yazdım, sanırım çince belki de japonca bir şeyler çıktı. jazz mıdır türü nedir, pek de anlamadım. eskiden anime izlerdim, o günleri anımsattı. sene 2007 mi ne ben anime izler iken. en son da kampuste anime günleri düzenlenmişti, orda yarım yamalak da bir film seyretmiştim. arkadaşlar arasında varılan nokta: "abi bu japonlarda aşağlık kompleksi var. hepsi küçücük gözlü, kısacık boylu, siyah saçlı adamlar, animeleri koca gözlü, uzun bacaklı, sarışın kızlar dolu!" bir daha anime izlemedim. ama ay savaşçısı'nın yeri bambaşkadır.
d&r'a iş başvurusunda bulundum. "iş tecrübeniz var mı?" dediler. "yok..." dedim. "neyse, alın şunu doldurun yine de." dediler. pan kitabevi'ne iş başvurusunda bulundum. "patron yok şimdi ama daha sonra uğradığınızda belki olur. bu arada iş tecrübeniz var mıydı?" dediler. "yok..." dedim. "hımmmm, o zaman biraz zor sanki ama..." o sırada adamın telefonu çaldı. "neyse, sağolun." dedim. başka yere başvurmadım. iş tecrübesi mühim mesele. sen iki üniversite okuyor ol, bilmem kaç tane bilgisayar programını iyi düzeyde kullanabil, yabancı dilin olsun, gönüllülük faaliyetlerinde bulun... hiçbir ehemmiyeti yok. çünkü hiç çalışmadın. dahası, hiç çalışmadığın için işe de almıyorlar ve hiç çalış(a)mamış olmaya devam ediyorsun. bu önüne geçilemez handikaplarla dolu bir paradigma.
sonrası en mutlu olduğum an karşıyaka-alsancak vapuru. çay, kitap, gün batımı, deniz! yine de tuhaftır, bir şeyler eksikti. sanırım vapurda çekilen son ülker reklamının bünyede yarattığı etki idi bu. ne hala çocuk olan bir amca, ne aşkı ilk kez-ya da birkaçıncı kez-keşfedebileceğim bir sevgili, ne gofretimi paylaşabileceğim yaştım bir şahıs -ya da daha mühimi paylaşacak gofret- ne de bu gibi kimi şeyler yoktu. ne? biri sigara yasağı mı dedi?
bir de ben starbucks'a girince kendimi fena hissediyorum. bu 3.gidişimdi ve "nasıl kahve alınır?"ı ancak kavrayabildim. white chocolate mocha da diyemiyorum, dilim dolaşıyor. önümdeki kız bütün tatlı ve kahve çeşitlerini çatır çatır sayıp aldı. benim ağzımdan çıkan: "küçük boy vayt çık, ııımh, çakl. of ya! çaklıt mooo-ka!" evet ingilizce okumayı öğrendim orda. beyaz çikolatalı moka diyebilirdim belki. neyse ki adam anlayışlı çıktı, ne istediğimi anladı, verdi. ben de alıp dışarı çıkabildim. kaçabildim belki daha doğru olur. dışarıdaki en son masaya oturduğum ve sırtımı starbucks'a döndüğüm düşünülürse... o sırada alsancak kahve diyarı'nın da nereye taşındığını öğrenmiş oldum. iki hafta önce bütün kordon'u üç kere talan edip bulamamıştım. starbucks'ın karşısına taşınmış. aralarındaki farkı da söylmek gerekirse: neredeyse aynı parayı verip kahve diyarında kahveyi ayağınıza istiyorsunuz. ama starbucks yine de daha karizmatik gibi gözüküyor. çünkü amerikan. bir de bardağın üstüne adınızı yazıyorlar. pazarlama tekniği: insanlar adlarını duymaktan hoşlanırlar. böylece aile ortamı da oluşturup bağlanmanızı sağlıyorlar. ayrıca siz kahveyi sade seviyorsanız "ah sade kahve kahvenin özüdür zaten." diyorlar, bol şekerli seviyorsanız "evet, kesinlikle en güzeli bol şekerli, diğer türlü çok acı oluyor." diyorlar. eninde sonunda bir bahaneyse sizin zevkinizi övüyorlar. verdiğiniz paraya değmiş oluyor, kazıklanmış filan olmuyorsunuz 333ml kahveye 4 tl verip. "çünkü siz buna değersiniz."
ve aklıma starfucks yazılı t-shirte izmir ekonomi'li bir kızın verdiği tepki geliyor: "aaaa, salaklar yanlış yazmışlaaar! starbucks oooo, be'le yazılıyo!"biterken çalan: seni sevmek yok mu - feridun hürel
13.1.10
daddy's back (çok fazla amerikan dizisi izlemek)
Ben yazmayacaktım. Artık okuyacaktım, susacaktım. Kafa şişirmiş filandım. Kanı'm öyle demişti en azından.İnsanlar şikayet değil takdir etse de. Sanırım ortada şişen tek kafa benimkiydi. Bilmiyorum. Pagan Poetry son yazımdı-diğeri bir nevi duyuru idi. Aradan 21 gün geçmiş! Belki de tek kabiliyeti kelimeleri yan yana doğru düzgün dizebildiğini sanan biri için oldukça uzun bir süre bu. Yazanlar bilir.
Herkese bambaşka sebepler söyledim. Asıl sebebi ben de hala net göremiyorum. "Yorum yapmıyoruz, ondan soğudun sen." dedi Onur. "Yok." dedim. "Alakası yok." Belki de vardı. Emin değilim. "Çok depresifti zaten." dedim. "Ben depresifim diye insanları da depresyona sokmanın bir manası yok ya."
İki gün önce sözlüktekiler dedi: "Bolg'u da bırakmışsın, buralarda da yoksun." "Sevmiyorum interneti eskisi kadar, zaten kablosuz internet de bozuldu." dedim.
Eski sevgilim yazdığım her şeyi okuduğunu söyleyerek geldi. "İyi yazıyorsun." dedi. "Biliyorum." dedim. Ukala ve sarhoştum.
Bugün baktım, Ferit takip etmeye karar vermiş. Okuduğundan haberim yoktu.
Ve Cansu, yani Lucy, dediklerinizden kaleidoscope yapsam yazısında hemen hemen tüm yorumları tek tek yazmış. Benimkileri de yazmış. Hatta yer yer italik, yer yer bold yazmış. Bazen de harflerin puntosunu büyütmüş. Ben ve Lucy'ye yorum yapan herkes böylece kollektif bir blog yazısı yazmış kadar olmuşuz. (Eline sağlık Lucy)
Dolaylı olarak da olsa, zaten yazılmış olan şeyler de olsa onlar, bir nevi yeniden yazmış oldum gibi geldi. Daha çok zamanım vardı gibi. Ama döndüm.
How I Met Your Mother dizisindeki Barney gibi "It's gonna be legan-wait for it!" diyip sonraki sezona "DERY!" diye haykırarak girmediğim aşikar.
Ama Cemal Süreya gibi "fena değildir... üstü kalsın..." diyebilirim sanırım.
Ballı yeşil çay sevmediğime karar verdim geçen zamanda. Kuzenim Yazgı bayılıyordu buna. Ama şu ayrıntıyı es geçmişim sanırım: o ballı yeşil çay içerken ben de sade türk kahvesi içiyordum. Belli ki damak tadımız aynı değil. Yaseminlisi favorim.
Birinin kocaman bacakları varsa, yanında otururken kendimi ilkokul çocuğu gibi hissettiğimi fark ettim.
Vizelerim açıklandı, her zamanki gibi ortalama civarında gezmişim. Şaşırmadım.
Biri, kim bilmiyorum, bana "hala saf duygular içindesin" diye mesaj attı.
Başka biri, bunun kim olduğunu biliyorum, ton balıklı makarna tarifi sordu. Buna şaşırdım. Sorulacak şey değilmiş gibi geldi.
Proje hocam ya bana kızgın, ya ben öyle sanmaktayım. Galiba kendisinden tavsiye mektubu istemeyeceğim. Hoş şeyler yazmayacak diye düşünüyorum.
ALES'i abarttıklarını düşünüyorum. Gördüğüm en kolay sınavlardan biri. ÖSS daha zordu. (Kafamdaki fonda "büyük lokma ye amaaaa, büyük söz konuşma" diye inletti Sibel Can şu satırı yazmamla beraber. Sonra da Şebnem Ferah ona cevap niteliğinde "her şey insanlar için!" dedi.)
Ve evet, final öncesi tatili. Baygınlıklar içindeyim, çalışmamak için her şeyi yapıyorum, söylemeye gerek var mı?
Biraz da gündem:
N'olacak bu eczacıların hali?
Peki ya İsrail Türkiye'den özür dileyecek mi?
Biterken çalan:
Apocalyptica - I don't care
Herkese bambaşka sebepler söyledim. Asıl sebebi ben de hala net göremiyorum. "Yorum yapmıyoruz, ondan soğudun sen." dedi Onur. "Yok." dedim. "Alakası yok." Belki de vardı. Emin değilim. "Çok depresifti zaten." dedim. "Ben depresifim diye insanları da depresyona sokmanın bir manası yok ya."
İki gün önce sözlüktekiler dedi: "Bolg'u da bırakmışsın, buralarda da yoksun." "Sevmiyorum interneti eskisi kadar, zaten kablosuz internet de bozuldu." dedim.
Eski sevgilim yazdığım her şeyi okuduğunu söyleyerek geldi. "İyi yazıyorsun." dedi. "Biliyorum." dedim. Ukala ve sarhoştum.
Bugün baktım, Ferit takip etmeye karar vermiş. Okuduğundan haberim yoktu.
Ve Cansu, yani Lucy, dediklerinizden kaleidoscope yapsam yazısında hemen hemen tüm yorumları tek tek yazmış. Benimkileri de yazmış. Hatta yer yer italik, yer yer bold yazmış. Bazen de harflerin puntosunu büyütmüş. Ben ve Lucy'ye yorum yapan herkes böylece kollektif bir blog yazısı yazmış kadar olmuşuz. (Eline sağlık Lucy)
Dolaylı olarak da olsa, zaten yazılmış olan şeyler de olsa onlar, bir nevi yeniden yazmış oldum gibi geldi. Daha çok zamanım vardı gibi. Ama döndüm.
How I Met Your Mother dizisindeki Barney gibi "It's gonna be legan-wait for it!" diyip sonraki sezona "DERY!" diye haykırarak girmediğim aşikar.
Ama Cemal Süreya gibi "fena değildir... üstü kalsın..." diyebilirim sanırım.
Ballı yeşil çay sevmediğime karar verdim geçen zamanda. Kuzenim Yazgı bayılıyordu buna. Ama şu ayrıntıyı es geçmişim sanırım: o ballı yeşil çay içerken ben de sade türk kahvesi içiyordum. Belli ki damak tadımız aynı değil. Yaseminlisi favorim.
Birinin kocaman bacakları varsa, yanında otururken kendimi ilkokul çocuğu gibi hissettiğimi fark ettim.
Vizelerim açıklandı, her zamanki gibi ortalama civarında gezmişim. Şaşırmadım.
Biri, kim bilmiyorum, bana "hala saf duygular içindesin" diye mesaj attı.
Başka biri, bunun kim olduğunu biliyorum, ton balıklı makarna tarifi sordu. Buna şaşırdım. Sorulacak şey değilmiş gibi geldi.
Proje hocam ya bana kızgın, ya ben öyle sanmaktayım. Galiba kendisinden tavsiye mektubu istemeyeceğim. Hoş şeyler yazmayacak diye düşünüyorum.
ALES'i abarttıklarını düşünüyorum. Gördüğüm en kolay sınavlardan biri. ÖSS daha zordu. (Kafamdaki fonda "büyük lokma ye amaaaa, büyük söz konuşma" diye inletti Sibel Can şu satırı yazmamla beraber. Sonra da Şebnem Ferah ona cevap niteliğinde "her şey insanlar için!" dedi.)
Ve evet, final öncesi tatili. Baygınlıklar içindeyim, çalışmamak için her şeyi yapıyorum, söylemeye gerek var mı?
Biraz da gündem:
N'olacak bu eczacıların hali?
Peki ya İsrail Türkiye'den özür dileyecek mi?
Biterken çalan:
Apocalyptica - I don't care
4.1.10
hımm...
artık yazmak istemiyorum.
yazıklarımı da beğenmiyorum.
okurken de içim sıkılıyor.
ilerde dönerim bir ara muhakkak ya.
verdiğim geçici rahatsızlıktan ötürü de özür dilerim.
evlenip çoluk çocuk sahibi olup evimde oturmak istiyorum.
ha, 2010, hoşgeldi. ya da boş geldi.
yeni yılınızı da kutlarım.
pıh...
yazıklarımı da beğenmiyorum.
okurken de içim sıkılıyor.
ilerde dönerim bir ara muhakkak ya.
verdiğim geçici rahatsızlıktan ötürü de özür dilerim.
evlenip çoluk çocuk sahibi olup evimde oturmak istiyorum.
ha, 2010, hoşgeldi. ya da boş geldi.
yeni yılınızı da kutlarım.
pıh...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)