ben sakin ve basit bir hayat istiyorum. ben bohem edebiyatı ya da intihar yazıları okumak istemiyorum. ben ne sylvia plath'ım ne virginia woolf ne de nilgün marmara. ama aynı derecede hayattan beklentim kalmadı artık. kitapçı kadın bile halime üzüldü. çok sevdiğim resim öğretmenime benziyordu. pazartesi uğrayacağım yanına, karar verdim. anlatacağım. o beni dinler ve takdir eder, her zaman öyle yaptı, anlamaya çabaladı.
annem de beni hep takdir ederdi. genelde büyük başarılarımı törenlerle kutlamazdık, sevmediğim işler yapardı tören diye nitelediği, ama olsun, o da onun takdiriydi. artık hiçbir yaptığımı beğenmiyor. saçımı, takılarımı, eve giriş çıkış saatlerimi... bugün "ama insanın başına gündüz de bir şeyler geliyor, ben öğle vakti de tacize uğradım ya..." dedim, "ne zaman?" dedi, "anlatmıştım ya." dedim, "ben bugün oldu sandım, müstahak diyecektim." dedi. sanırım benden nefret ediyor. sürekli kendimi yetersiz ve aşağlık hissediyorum. ne yapmalıyım? hiç sınıfta kalmadım, bir kez olsun adliyelik, polislik ya da kürtajlık meselem olmadı. atatürk lisesi gibi bir liseden 90 ortalama ile mezun oldum 100 üstünden. dershaneye para ödetmedim ve öss'de ilk 5000'e girdim. 3 yılda tek bir dersten kaldım, onu da ertesi yıl verdim. ortalamam 2,50'nin altına hiç inmedi. asla temel ihtiyacım olan harcamaların dışında bir şey talep etmedim. çok para istemedim. "eline sağlık."demeyi hiçbir yemekte ihmal etmedim. sevgilim olmasını çok da onaylamadığı için artık kimseye bakmıyorum. çünkü bir de bu yüzden uğraşmak istemiyorum. yaptıklarım hiç yetmedi. yetmiyor. hep bağırıyor ve ben kendimi herkesten ve her şeyden özür dilemesi gereken aşağlık bir yaratık olarak hissediyorum. "kusura bakmayın dedikçe bakılacak kusurlarım artıyor." ne yapmalıyım?
ben intihar etmek istemiyorum, ama gerçekten istemiyorum. eskiden istiyordum, sahiden istiyordum ama artık istemiyorum. ben yaşamak istiyorum. hayatta görülecek şeyler olduğuna inanıyorum.biraz olsun huzur ve mutluluk duymak istiyorum. çok mu şey istiyorum?
bana "sinemaya sabah onda git." dedi. bir insan ne diye sabah onda gitsin ki? hem kimle gitsin? kim gelir ki sabah onda? madem eve geç kalıyorsam onda gitmeliymişim sinemaya, sabah onda.
insan gibi yaşamıyormuşum, kafelerde sürtüyormuşum, arkadaşlarım da arkadaş değilmiş ya, onlar da öyleymiş, anaları babaları sahip çıkmıyormuş onlara, o beni merak ediyormuş, daha da karışmazmış artık, ne halim varsa görmeliymişim.
yıllardır bana bunları söylüyor, bu aralar günde bir kaç kere söylüyor. dövse daha iyi, hiç bilmiyor. bu lafları hep içime oturuyor. açıklama yapmaya çalışınca "sus artık yeter, dinlemek istemiyorum!" diye bağırıyor. veya hiçbir açıklamamı beğenmiyor, inanmıyor, yarıda kesiyor ve dinlememeye devam ediyor.
ben tanrı'ya ne yaptım? ya da bu beddua için kime ne yaptım?
kendimi her geçen gün biraz daha flu hissediyorum. biraz daha değersiz buluyorum. biraz daha önemsizmişim gibi geliyor. salaklaşıyorum. yuvarlak düşünüyorum, yuvarlak konuşuyorum, yuvarlak yazıyorum. eskiden kararlarım vardı, keskindiler. şimdi varlığımın ehemmiyetsizliğiyle doğru orantılı kesinlikler de. yalnız hissetmiyorum. arayabileceğim insanlar hep var. dinliyorlar, yol göstermeye çalışıyorlar. ama onlar da tıkanıyorlar bir yerden sonra. iyi ki varlar ama.
başım ağrıyor. çay koyacaktım. unuttum.
anne ben büyüdüm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
anne ben büyüdüm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
19.2.10
çay koyacaktım. unuttum.
Nerden geldik buraya?
anne ben büyüdüm,
nilgün marmara,
sylvia plath,
virgina woolf
10.2.10
ak güvercin olaydım, pencerene konaydım
ebeveyn olmak zor zanaat. çocuğun yemeğini kaç dakikada yediğini hesapla, montunu giymiş mi, sobasını yakmış mı, 5 dakika mı geç kalmış eve 3 dakika mı, saçına karış, kaşına karış, iç çamaşırlarına karış, sabah kaçta kalkmış, akşam kaçta yatmış, kimle nerde ne zaman buluşmuş... hepsini bilmek an be an izlemek lazım geliyor. kolay değil, hiç kolay değil. paparaziler bile seksi ünlülerin frikiklerinin ardından böyle bir azimle koşamazlar. işte bu!
çocuk denilen yaratık, sırçadan yapılma robottur. sistem error verirse off tuşuna basmak gerekir. yoksa feci halde hasar alır. elde de bir robot varsa bu iş sıkı gözetim gerektirir. verilen emirlere harfien uymayan robot, robot değildir. bunu bilir, bunu söylerim.
bir de hasta olunca başında beklemek var, okutması masrafı var, çamaşırlarını bulaşıklarını yıkaması var... var oğlu var.
çocuk işi çile. daha da bilmem.
zaten pek bi komplike.
çocuk denilen yaratık, sırçadan yapılma robottur. sistem error verirse off tuşuna basmak gerekir. yoksa feci halde hasar alır. elde de bir robot varsa bu iş sıkı gözetim gerektirir. verilen emirlere harfien uymayan robot, robot değildir. bunu bilir, bunu söylerim.
bir de hasta olunca başında beklemek var, okutması masrafı var, çamaşırlarını bulaşıklarını yıkaması var... var oğlu var.
çocuk işi çile. daha da bilmem.
zaten pek bi komplike.
23.12.09
Pagan Poetry
I love him, I love him, I love him, I love him, I love him, I love him... şarkı içinde kaç kere bu cümleyi kuruyor bu kadın? Ağır anlamları olan ve neşeli gibi gözüken bir Björk şarkısı daha işte.
Josef Breuer'in adı geçti makalede, sabah sabah, durduk yere geçiverdi. Öğleden sonra da fizyoloji: kopulasyon. İnsanlar en çok yüz yüze (biri misyoner demişti adına)... neyse.
Sabahları kalkıp gördüğüm rüyayı anımsamaya çalışıyorum. Sonra da bir anlam vermeye... Derken giyiniyorum. Mevsim kış, üşüyorum. Bu yüzden uzun zaman alıyor bu giyinme işi. Dini bir tören sanki. Yaşama devam etmek için mideme bir şeyler girmesini sağlıyorum sonra. Kahvaltılardan hiç hazzetmedim. Okul sonra. Eğer erken çıktımsa ayaklarım beni hep başka yerlere götürüyor. Böylece bu evi aydınlık göremiyorum. Biraz TV, biraz ders, biraz net... Saat geç olmuş ve ömrümün prensi: uyku! En az kusmak kadar severim uykuyu.
Kızlar babalarına benzeyen erkekleri eş olarak seçerlermiş. Sanırım bu kızlar, babalarını sıklıkla görebilen kızlar. Yoksa baba figürünün yerini başka adamlar alabiliyor. Bir erkeği vazgeçilmez kılan, kızın ilk 5 yılında vaktini geçirdiği adamlara ne denli benzediğidir. Doğrusu bu gibi.
Bugün çocukluk fotoğraflarıma bakıyorum. En küçük arkadaşım -ilk 5 yılımda- benden 20 yaş kadar büyük. Annemin anlattığı kadarı ile o zamanlar "aşık olduğum" bir adam var:
Ben ekmeğin kuyruğunu ve kıtır kıtır olan kısımlarını çok severdim. O kısımlar bana ayrılırdı. Ne kadar önemli olduğu aşikar bir çocuk için. Kimle paylaşabilir bunları? Ben iddaya göre aşık olduğum adama saklarmışım:
-Kızım ne olacak o ekmekler? Neden yeleğinin içine doldurdun onları?
-Erdal'a anne, Erdal'a.
(gülüşmeler)
Erdal -bugün fotoğrafta baktım da- 1,80-1,90 boylarında, siyah saçlı, yapılı vücutlu, gözlüklü, ufak kulaklı, üstü köşeli ufak burunlu, tırnakları sanki etle aynı hizada gibi bombeli ve kalın duran bir adam. Makina ve elektrikle ilgili bir bölümü vardı. Bu adam, evlendiğinde ben kendimi aldatılmış kabul edip uzun süre küsmüştüm. Eşi Nilüfer, bana bebek yapmıştı aramız düzelsin diye. Bezden bir bebek. Yıllar sonra ben, konu Erdal'dan açıldığında, eşinden boşandığını idda eder olmuştum, annemse öyle bir şey anımsamadığını, yanlışım olabileceğini söyledi durdu.
Çocukluğumda avutulmam için bırakıldığım diğer bir adamsa, Yusuf. Yusuf'la ilgili pek bir şey anımsamıyorum bana daktilo getirdiğinden başka. Bu yaz ilk eşinden boşandığı, ikinciyle evlendiği, ondan bir kızı olduğunu öğrendik tesadüfen, hatta ziyaretine gittik. Ben çocukken, Yusuf'un Hatice ile sevgili ya da öyle bir şeyler olduğunu biliyorum. Anladığım kadarı ile ayrılmalı barışmalı, sancılı bir ilişkiydi ve hayır, Yusuf'un ilk eşi bu kadın değildi. Yusuf evlenene dek de bu kadın kimseyle evlenmedi. Yusuf boşandığındaysa artık Hatice evliydi. Şimdilerde bildiğim kadarı ile görüşmüyorlar ama gördüğüm kadarıyla Yusuf Hatice'ye göre fena halde yorgun. Hatice bana bakanlardan bir diğeridir. İlk ergenlik dönemimde de bana annelik yapmaya devam etmiştir.
Bir de babamla annem var elbet. Babam edebiyat öğretmeni, annem de. Babam inatçı, annem de. Annem evlenmeyi hiç düşünmemiş, babam insanların sevgili ve eş olabileceklerine ikna etmiş annemi, ince ince dokuyarak. Babam yaş pasta sevmez, iyi tavla oynar, çok kızmaz ama kızınca da tam kızar-fakat bağırarak döverek değil, kendince-, sözü dinlenir, sakindir.
Benim bir sevgilim vardı. 1,80-1,90 boylarında, siyah saçlı, yapılı vücutlu, gözlüklü, ufak kulaklı, üstü köşeli ufak burunlu, tırnakları sanki etle aynı hizada gibi bombeli ve kalın duran bir adamdı. Makina ve elektrikle ilgili bir bölümü vardı. Beni, insanların sevgili ve eş olabileceklerine ikna etmişti, ince ince dokuyarak. Yıllar sonra bir başka kadını sevdi. Ben kendimi aldatılmış kabul edip uzun süre küsmüştüm. Ayrılmalı barışmalı, sancılı bir ilişkiydi. Yaş pasta sevmez, iyi tavla oynar, çok kızmaz ama kızınca da tam kızar-fakat bağırarak döverek değil, kendince-, sözü dinlenir, sakin bir adamdı. Adı, Yusuf'tu.
Josef Breuer'in adı geçti makalede, sabah sabah, durduk yere geçiverdi. Öğleden sonra da fizyoloji: kopulasyon. İnsanlar en çok yüz yüze (biri misyoner demişti adına)... neyse.
Sabahları kalkıp gördüğüm rüyayı anımsamaya çalışıyorum. Sonra da bir anlam vermeye... Derken giyiniyorum. Mevsim kış, üşüyorum. Bu yüzden uzun zaman alıyor bu giyinme işi. Dini bir tören sanki. Yaşama devam etmek için mideme bir şeyler girmesini sağlıyorum sonra. Kahvaltılardan hiç hazzetmedim. Okul sonra. Eğer erken çıktımsa ayaklarım beni hep başka yerlere götürüyor. Böylece bu evi aydınlık göremiyorum. Biraz TV, biraz ders, biraz net... Saat geç olmuş ve ömrümün prensi: uyku! En az kusmak kadar severim uykuyu.
Kızlar babalarına benzeyen erkekleri eş olarak seçerlermiş. Sanırım bu kızlar, babalarını sıklıkla görebilen kızlar. Yoksa baba figürünün yerini başka adamlar alabiliyor. Bir erkeği vazgeçilmez kılan, kızın ilk 5 yılında vaktini geçirdiği adamlara ne denli benzediğidir. Doğrusu bu gibi.
Bugün çocukluk fotoğraflarıma bakıyorum. En küçük arkadaşım -ilk 5 yılımda- benden 20 yaş kadar büyük. Annemin anlattığı kadarı ile o zamanlar "aşık olduğum" bir adam var:
Ben ekmeğin kuyruğunu ve kıtır kıtır olan kısımlarını çok severdim. O kısımlar bana ayrılırdı. Ne kadar önemli olduğu aşikar bir çocuk için. Kimle paylaşabilir bunları? Ben iddaya göre aşık olduğum adama saklarmışım:
-Kızım ne olacak o ekmekler? Neden yeleğinin içine doldurdun onları?
-Erdal'a anne, Erdal'a.
(gülüşmeler)
Erdal -bugün fotoğrafta baktım da- 1,80-1,90 boylarında, siyah saçlı, yapılı vücutlu, gözlüklü, ufak kulaklı, üstü köşeli ufak burunlu, tırnakları sanki etle aynı hizada gibi bombeli ve kalın duran bir adam. Makina ve elektrikle ilgili bir bölümü vardı. Bu adam, evlendiğinde ben kendimi aldatılmış kabul edip uzun süre küsmüştüm. Eşi Nilüfer, bana bebek yapmıştı aramız düzelsin diye. Bezden bir bebek. Yıllar sonra ben, konu Erdal'dan açıldığında, eşinden boşandığını idda eder olmuştum, annemse öyle bir şey anımsamadığını, yanlışım olabileceğini söyledi durdu.
Çocukluğumda avutulmam için bırakıldığım diğer bir adamsa, Yusuf. Yusuf'la ilgili pek bir şey anımsamıyorum bana daktilo getirdiğinden başka. Bu yaz ilk eşinden boşandığı, ikinciyle evlendiği, ondan bir kızı olduğunu öğrendik tesadüfen, hatta ziyaretine gittik. Ben çocukken, Yusuf'un Hatice ile sevgili ya da öyle bir şeyler olduğunu biliyorum. Anladığım kadarı ile ayrılmalı barışmalı, sancılı bir ilişkiydi ve hayır, Yusuf'un ilk eşi bu kadın değildi. Yusuf evlenene dek de bu kadın kimseyle evlenmedi. Yusuf boşandığındaysa artık Hatice evliydi. Şimdilerde bildiğim kadarı ile görüşmüyorlar ama gördüğüm kadarıyla Yusuf Hatice'ye göre fena halde yorgun. Hatice bana bakanlardan bir diğeridir. İlk ergenlik dönemimde de bana annelik yapmaya devam etmiştir.
Bir de babamla annem var elbet. Babam edebiyat öğretmeni, annem de. Babam inatçı, annem de. Annem evlenmeyi hiç düşünmemiş, babam insanların sevgili ve eş olabileceklerine ikna etmiş annemi, ince ince dokuyarak. Babam yaş pasta sevmez, iyi tavla oynar, çok kızmaz ama kızınca da tam kızar-fakat bağırarak döverek değil, kendince-, sözü dinlenir, sakindir.
Benim bir sevgilim vardı. 1,80-1,90 boylarında, siyah saçlı, yapılı vücutlu, gözlüklü, ufak kulaklı, üstü köşeli ufak burunlu, tırnakları sanki etle aynı hizada gibi bombeli ve kalın duran bir adamdı. Makina ve elektrikle ilgili bir bölümü vardı. Beni, insanların sevgili ve eş olabileceklerine ikna etmişti, ince ince dokuyarak. Yıllar sonra bir başka kadını sevdi. Ben kendimi aldatılmış kabul edip uzun süre küsmüştüm. Ayrılmalı barışmalı, sancılı bir ilişkiydi. Yaş pasta sevmez, iyi tavla oynar, çok kızmaz ama kızınca da tam kızar-fakat bağırarak döverek değil, kendince-, sözü dinlenir, sakin bir adamdı. Adı, Yusuf'tu.
29.10.09
Orkun? … Orçuuuuuuuuuun!
bunu biliyordum, bundan haberim vardı, ama bu denli ileri gidildiğinden yoktu...
Virginia Woolf, her kadının kendine ait bir odası olması gerektiğini savunur, ben biraz daha büyük düşünülmeli diyorum ve kendine ait bir evi savunuyorum. her eşyanın sadece sizin koyduğunuz yerde durduğu, çorabınızın, kitabınızın, kıyafetlerinizin, yazdığınız yazıların bir yerden alınıp başka yerlere konmayacağı bir ev. çünkü okunması istenmeyen şeyler de yazabilir bazen insanlar, herkesçe görülmesi istenmeyen giysileri de olabilir ve pis çoraplarının lanet kokusunu yine de seviyordur.
veyahut, gecenin yarısında bir adam çalar kapıyı, içeri buyur etmek ister kadın, olamaz mı? uyku tutmaz alkol almak ister, çırılçıplak yatıp uyumak ister, sessizlik ister-ayak sesine bile tahammülü yoktur yani, arkadaşıyla dedikodu yapmak ister gece 3'e kadar, sevgilisi olmayan bir karşı cinsle-ya da hemcinsle-sarılıp uyumak ister, ve tüm bunlar için bir tek kişi bile ağzını açıp soru sormasın ister. Dilediği gibi yaşamak, en azından evinde...
Cesaretim olsaydı sanırım şu evin kapısını "çat!" diye çarpar çıkardım, param bitene kadar da dönmezdim. Hatta bir iş bulur muhtemelen hiç dönmezdim...
Cesaretim olsaydı bir bebeğim olurdu, babasını bilmediğim…
Cesaretim olsaydı üstümle başımla kış günü denize atlardım…
Cesaretim olsaydı kariyerin, işin, aşın peşinde değil kendi peşimde koşardım…
Virginia Woolf, her kadının kendine ait bir odası olması gerektiğini savunur, ben biraz daha büyük düşünülmeli diyorum ve kendine ait bir evi savunuyorum. her eşyanın sadece sizin koyduğunuz yerde durduğu, çorabınızın, kitabınızın, kıyafetlerinizin, yazdığınız yazıların bir yerden alınıp başka yerlere konmayacağı bir ev. çünkü okunması istenmeyen şeyler de yazabilir bazen insanlar, herkesçe görülmesi istenmeyen giysileri de olabilir ve pis çoraplarının lanet kokusunu yine de seviyordur.
veyahut, gecenin yarısında bir adam çalar kapıyı, içeri buyur etmek ister kadın, olamaz mı? uyku tutmaz alkol almak ister, çırılçıplak yatıp uyumak ister, sessizlik ister-ayak sesine bile tahammülü yoktur yani, arkadaşıyla dedikodu yapmak ister gece 3'e kadar, sevgilisi olmayan bir karşı cinsle-ya da hemcinsle-sarılıp uyumak ister, ve tüm bunlar için bir tek kişi bile ağzını açıp soru sormasın ister. Dilediği gibi yaşamak, en azından evinde...
-İnsanlaaaaaaaaaar! Neden öpüşüyorsunuzzzzz?
-Sen neden öpüşüyorsun?
-İstediğim için. Sen?
-Her istediğimi öpemem ki, mesela yolda bir çocuğu çok beğenirim, öpmek isterim ama öpemem. Onaylanmış bir...
-Yani cesaretin yok?
-... Yani...
Cesaretim olsaydı sanırım şu evin kapısını "çat!" diye çarpar çıkardım, param bitene kadar da dönmezdim. Hatta bir iş bulur muhtemelen hiç dönmezdim...
Cesaretim olsaydı bir bebeğim olurdu, babasını bilmediğim…
Cesaretim olsaydı üstümle başımla kış günü denize atlardım…
Cesaretim olsaydı kariyerin, işin, aşın peşinde değil kendi peşimde koşardım…
-Nuriiiiiiiiiii ... Hayriiiiiiiiiiiiiiiiii … Orkun? … Orçuuuuuuuuuun!
Nerden geldik buraya?
anne ben büyüdüm,
özel hayata saygı,
özgürlük denen ülke,
sevgili gibi arkadaş gibi bazı kimi şeyler
18.10.09
gü(nde)zel(lik)
günlük, sıradan, rutin -artık sen ne diyorsan adına- hayat içinde bir türlü kimsenin göremediği güzellikler var. hepimiz kaçırıyoruz bunları. zaten hepsini yakalamamız mümkün değil! ama orhan veli'ye "nasır üstüne şiir mi yazılır?" diyen tarafımızla yaşamayı tercih edip durduğumuzdan oluyor bu, böyle büyüyoruz çünkü...
nivea sponsorluğunda TEGV çocukları "bence güzellik" diyip kendilerince güzel buldukları ne varsa fotoğrafladılar. koca albümde eva green tipli kimse olmadığı gibi, kimi fotoğraflarda da hiç kimse yoktu! bizimle birlikte içimizdeki güzellik kavramı da kendi çapında büyüyor(!) olmalı...
velhasıl insanoğlu, ben çok kızıyıorum yiten bunca güzelliğe.
nivea sponsorluğunda TEGV çocukları "bence güzellik" diyip kendilerince güzel buldukları ne varsa fotoğrafladılar. koca albümde eva green tipli kimse olmadığı gibi, kimi fotoğraflarda da hiç kimse yoktu! bizimle birlikte içimizdeki güzellik kavramı da kendi çapında büyüyor(!) olmalı...
velhasıl insanoğlu, ben çok kızıyıorum yiten bunca güzelliğe.
çünkü bu akşam güneşi yüzüme vururken, ve ben çocuk parkında oturmuş neye baktığını bilmez, sadece çimenlerin kokusunu duyarken birilerinin üzerimdeki güzelliği göremiyor oluşuna üzülüyorum.
ergenlik çağına yeni girmiş bir kızın, tüm orantısız vücuduna ve oturamamış giyim tarzından doğan garip görüntüsüne rağmen saçını kulağının arkasına atarkenki eline dikkat eden kaç kişi var?
iki sevgilinin kavga edişindeki güzelliği de görebilen var mı? havaya kalkan eller, titreyen dudaklar? o afrodizyakla sonrasında buluşan?
kantinde otururken çaydan eli yanmış parmaklarını üfleyen kişiye dikkat ettiniz mi?
üstünde pijama, tüm gece ağlamış, öğlen 2'de kalkmış kadının sigara içişine ne dersiniz?
aşık adamların bir türlü açılamadıkları kızlara bakmaya kıyamayışları ama bir o kadar da doyamayışları?
martının kanadının suya değdiği an?
"beni aşağlıyorlar" diye ağlayan çocuğun masumiyeti?
çöp konteynırlarındaki yavru ve pis kediler?
dua eden yaşlı kadının beyaz örtüsü ve yukarı açılmış avuçları, hele de o huzur kokusu üstündeki?
histerik kahkahalar atan ve durmak bilmeyen kadının tam da o kahkaha sesleri?
çimenlerin altında kitap okuyan parkalı genç çocuğun gözlüğüne vuran güneş ışığı?
yağmurlu havalarda dize giren kramplar yaşadığını hissettiren?
oysaki verecek ne çok sevgim ve sırf seyretmeye bile ayıracak o kadar çok zamanım vardı benim...
çok mu çirkin kimileri? hele ki kediler değil mi? sigara içen kadın da hoş değil, dua, parka, -ulan- gözlük camı? neresi güzel?
sen öyle sanmaya devam et. "nasır üstüne şiir mi yazılır?".
Nerden geldik buraya?
anne ben büyüdüm,
dream a little dream about me,
melankolik neşeler,
TEGV
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)