I love him, I love him, I love him, I love him, I love him, I love him... şarkı içinde kaç kere bu cümleyi kuruyor bu kadın? Ağır anlamları olan ve neşeli gibi gözüken bir Björk şarkısı daha işte.
Josef Breuer'in adı geçti makalede, sabah sabah, durduk yere geçiverdi. Öğleden sonra da fizyoloji: kopulasyon. İnsanlar en çok yüz yüze (biri misyoner demişti adına)... neyse.
Sabahları kalkıp gördüğüm rüyayı anımsamaya çalışıyorum. Sonra da bir anlam vermeye... Derken giyiniyorum. Mevsim kış, üşüyorum. Bu yüzden uzun zaman alıyor bu giyinme işi. Dini bir tören sanki. Yaşama devam etmek için mideme bir şeyler girmesini sağlıyorum sonra. Kahvaltılardan hiç hazzetmedim. Okul sonra. Eğer erken çıktımsa ayaklarım beni hep başka yerlere götürüyor. Böylece bu evi aydınlık göremiyorum. Biraz TV, biraz ders, biraz net... Saat geç olmuş ve ömrümün prensi: uyku! En az kusmak kadar severim uykuyu.
Kızlar babalarına benzeyen erkekleri eş olarak seçerlermiş. Sanırım bu kızlar, babalarını sıklıkla görebilen kızlar. Yoksa baba figürünün yerini başka adamlar alabiliyor. Bir erkeği vazgeçilmez kılan, kızın ilk 5 yılında vaktini geçirdiği adamlara ne denli benzediğidir. Doğrusu bu gibi.
Bugün çocukluk fotoğraflarıma bakıyorum. En küçük arkadaşım -ilk 5 yılımda- benden 20 yaş kadar büyük. Annemin anlattığı kadarı ile o zamanlar "aşık olduğum" bir adam var:
Ben ekmeğin kuyruğunu ve kıtır kıtır olan kısımlarını çok severdim. O kısımlar bana ayrılırdı. Ne kadar önemli olduğu aşikar bir çocuk için. Kimle paylaşabilir bunları? Ben iddaya göre aşık olduğum adama saklarmışım:
-Kızım ne olacak o ekmekler? Neden yeleğinin içine doldurdun onları?
-Erdal'a anne, Erdal'a.
(gülüşmeler)
Erdal -bugün fotoğrafta baktım da- 1,80-1,90 boylarında, siyah saçlı, yapılı vücutlu, gözlüklü, ufak kulaklı, üstü köşeli ufak burunlu, tırnakları sanki etle aynı hizada gibi bombeli ve kalın duran bir adam. Makina ve elektrikle ilgili bir bölümü vardı. Bu adam, evlendiğinde ben kendimi aldatılmış kabul edip uzun süre küsmüştüm. Eşi Nilüfer, bana bebek yapmıştı aramız düzelsin diye. Bezden bir bebek. Yıllar sonra ben, konu Erdal'dan açıldığında, eşinden boşandığını idda eder olmuştum, annemse öyle bir şey anımsamadığını, yanlışım olabileceğini söyledi durdu.
Çocukluğumda avutulmam için bırakıldığım diğer bir adamsa, Yusuf. Yusuf'la ilgili pek bir şey anımsamıyorum bana daktilo getirdiğinden başka. Bu yaz ilk eşinden boşandığı, ikinciyle evlendiği, ondan bir kızı olduğunu öğrendik tesadüfen, hatta ziyaretine gittik. Ben çocukken, Yusuf'un Hatice ile sevgili ya da öyle bir şeyler olduğunu biliyorum. Anladığım kadarı ile ayrılmalı barışmalı, sancılı bir ilişkiydi ve hayır, Yusuf'un ilk eşi bu kadın değildi. Yusuf evlenene dek de bu kadın kimseyle evlenmedi. Yusuf boşandığındaysa artık Hatice evliydi. Şimdilerde bildiğim kadarı ile görüşmüyorlar ama gördüğüm kadarıyla Yusuf Hatice'ye göre fena halde yorgun. Hatice bana bakanlardan bir diğeridir. İlk ergenlik dönemimde de bana annelik yapmaya devam etmiştir.
Bir de babamla annem var elbet. Babam edebiyat öğretmeni, annem de. Babam inatçı, annem de. Annem evlenmeyi hiç düşünmemiş, babam insanların sevgili ve eş olabileceklerine ikna etmiş annemi, ince ince dokuyarak. Babam yaş pasta sevmez, iyi tavla oynar, çok kızmaz ama kızınca da tam kızar-fakat bağırarak döverek değil, kendince-, sözü dinlenir, sakindir.
Benim bir sevgilim vardı. 1,80-1,90 boylarında, siyah saçlı, yapılı vücutlu, gözlüklü, ufak kulaklı, üstü köşeli ufak burunlu, tırnakları sanki etle aynı hizada gibi bombeli ve kalın duran bir adamdı. Makina ve elektrikle ilgili bir bölümü vardı. Beni, insanların sevgili ve eş olabileceklerine ikna etmişti, ince ince dokuyarak. Yıllar sonra bir başka kadını sevdi. Ben kendimi aldatılmış kabul edip uzun süre küsmüştüm. Ayrılmalı barışmalı, sancılı bir ilişkiydi. Yaş pasta sevmez, iyi tavla oynar, çok kızmaz ama kızınca da tam kızar-fakat bağırarak döverek değil, kendince-, sözü dinlenir, sakin bir adamdı. Adı, Yusuf'tu.
kadın olmak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kadın olmak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
23.12.09
2.10.09
ars-ı ulusal
bonobo dinliyorum ve bir arkadaşın fotoğraflarına bakıyorum. itü'de mühendislik okuyor. kız. kız mühendis anladın mı? üstelik istanbul'da okuyor. uluslararası -arsıulusal da diyebilirsin sen- panellere katılıyor. istanbul ama, anlasana, kız çocuğu o, ama ben de...
bu nedenle diyorum ki, iyi bir üniversitede, kesinlikle istanbul'da, bir ayağın da yurt dışında okumalısın. ece temelkuran'ın dediği gibi olursa, insan her şeyi illaki yaşayacaksa, en güzeli tam da öğrenciyken, 20lerdeyken olanı. anladın mı beni?
hiç sanmıyorum...
bu nedenle diyorum ki, iyi bir üniversitede, kesinlikle istanbul'da, bir ayağın da yurt dışında okumalısın. ece temelkuran'ın dediği gibi olursa, insan her şeyi illaki yaşayacaksa, en güzeli tam da öğrenciyken, 20lerdeyken olanı. anladın mı beni?
hiç sanmıyorum...
16.9.09
kendimi bunun için mi yorcam ben
malumunuz, nil karaibrahimgil şarkısından bir dizedir "kedimi bunun için mi yorcam ben". ilk duyduğum sahneye dönersek:
şakır şakır yağmur yağıyor, tiyatro çalışması için yoldayım, fena halde ıslanıyorum, cefakar kulaklığım ve radyodan gelen nameler... neyse, geç kalıyorum, ıslağım, umrumda değil bir de sigara yakıyorum yürürken. yine bir şeylerden kurtulmaya çalışıyorum çünkü, kötü kedi şerafettinin eşi olmadığı da fena halde doğru olduğundan kendimi artık yormak istemiyorum bu durumlarla vs. şarkı da şahane denk geliyor, nil de hayatıma dalış yapıyor durduk yere. öyle bir şeyler.
ama insan her defasında da aynı şeyi yapmaz ki. gidip gidip gelmez ki. 9 yıl önce birisi anlamış, sonra 6 yıl geçmiş biri daha çıkmış, geri kalan (9-6=3) 3 yılın sonunda, yani 2009 olunca takvimdeki rakam biri daha anlamış, e ne mutlu. demek isterdim de diyemiyorum. ben yine o yüzlerce kelimeyi doğru düzgün sıralayamayıp korkutucu cümleler sarfediyorum. gerçekten, ne yapıyorum ben?
eskiden güncem vardı. günlük dememeyi aziz nesin'den öğrendim, ekmek değil ki bu, günce işte adam haklı. şimdi günce gibi blog "tutuyorum". emily dickinson'dan şiir tutuyorum, bugünkü hal ve gidişat da bu şiir gibi olsun diye. sahi, ne yapıyorum ben?
bir insanın hayatını sadece 5 dk içinde karmakarışık hale sokabilmesi konusunda benden başarılısı aransa bulunur mu, bilemiyorum. yahu, anlayan beri gelsin, ne yapıyorum ben?
çünkü kelimelerim benden çok yaşıyorlar, daha çok yaşar zaten kelimeler. sanal dünyada ya da el yazısı olan düz bir kağıtta veya havada titreşim yapıp uzayda saklanan ses dalgalarında kelimeler, kelimeler, kelimeler... başıma ne geldiyse de onlardan gelmedi mi zaten? susmayı da bilmiyorum ki... beceriksizce dizmektense onları susmam daha hayırlı olur, biliyorum ama en azından arkasında durmuş oluyorum içimdekilerin, öksüz kalmıyorlar da, ben yanlız kalıyorum, o var. of, of... n'apıyorum ben?
şakır şakır yağmur yağıyor, tiyatro çalışması için yoldayım, fena halde ıslanıyorum, cefakar kulaklığım ve radyodan gelen nameler... neyse, geç kalıyorum, ıslağım, umrumda değil bir de sigara yakıyorum yürürken. yine bir şeylerden kurtulmaya çalışıyorum çünkü, kötü kedi şerafettinin eşi olmadığı da fena halde doğru olduğundan kendimi artık yormak istemiyorum bu durumlarla vs. şarkı da şahane denk geliyor, nil de hayatıma dalış yapıyor durduk yere. öyle bir şeyler.
ama insan her defasında da aynı şeyi yapmaz ki. gidip gidip gelmez ki. 9 yıl önce birisi anlamış, sonra 6 yıl geçmiş biri daha çıkmış, geri kalan (9-6=3) 3 yılın sonunda, yani 2009 olunca takvimdeki rakam biri daha anlamış, e ne mutlu. demek isterdim de diyemiyorum. ben yine o yüzlerce kelimeyi doğru düzgün sıralayamayıp korkutucu cümleler sarfediyorum. gerçekten, ne yapıyorum ben?
eskiden güncem vardı. günlük dememeyi aziz nesin'den öğrendim, ekmek değil ki bu, günce işte adam haklı. şimdi günce gibi blog "tutuyorum". emily dickinson'dan şiir tutuyorum, bugünkü hal ve gidişat da bu şiir gibi olsun diye. sahi, ne yapıyorum ben?
bir insanın hayatını sadece 5 dk içinde karmakarışık hale sokabilmesi konusunda benden başarılısı aransa bulunur mu, bilemiyorum. yahu, anlayan beri gelsin, ne yapıyorum ben?
çünkü kelimelerim benden çok yaşıyorlar, daha çok yaşar zaten kelimeler. sanal dünyada ya da el yazısı olan düz bir kağıtta veya havada titreşim yapıp uzayda saklanan ses dalgalarında kelimeler, kelimeler, kelimeler... başıma ne geldiyse de onlardan gelmedi mi zaten? susmayı da bilmiyorum ki... beceriksizce dizmektense onları susmam daha hayırlı olur, biliyorum ama en azından arkasında durmuş oluyorum içimdekilerin, öksüz kalmıyorlar da, ben yanlız kalıyorum, o var. of, of... n'apıyorum ben?
Nerden geldik buraya?
kadın olmak,
kafası karışmak,
nil karaibrahimgil
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)