bütün bu yüksek lisans akraba ziyaretleri ve diğer durumların bitimiyle kıbrıs'a hem ziyaret hem ticaret maksatlı gittim. kıbrıs güzeldi tabii, ama çok sıcaktı. kongre güzeldi tabii ama az sonra anlatacağım bazı şeyler bir tuhaftı.
öncelikle bu kıbrıs:
(orda aslında fotoğraf var)
(ya da fotoğrafları çok daha sonra koyayım zira internet 1kbps civarında burda.)
ilk öğrendiğimiz şey kıbrıs'ta hava alanının uzaklarda tepelerin ardında olduğuydu. dışarı çıkar çıkmaz da idrak ettik ki hava 40 derecenin altına düşecek gibi durmuyordu, yanılmadık da. bir kaç dakika daha etrafa bakınınca fark ettiğimiz şeyse şoför koltuğunun türkiye'dekinin tam zıttı yerinde bulunduğuydu. sırf bu nedenle ilerleyen günlerde tersten akan trafiğe alışmakta çektiğimiz güçlük bizi trafik kazasına kurban gitmelere ramak kaldıracaktı. tabiki hayat her zamanki gibi zor ve meşakkatliydi ama sağ salim çıkmasını bildik. neyse ki ölmedik.
güney kıbrıs'ta patlayan trafo kuzey kıbrıs'taki aslında erkek yurdu olan ama kongre vesilesi ile kız erkek karışık bir hale getirilmiş yurdun bahçe elektriğinden de kısmasına neden olmuştu. çünkü girne'nin elektriği güneyden gelmekte idi. birbirimizi seslenerek bulabilmekten başka çaremizin olmadığını yurt dışına açtırılsa da çekmeyen avelardan ve ailemizi vardık diye aradığımızda çeken diğer hatlardaki su gibi akıp giden liralarımızdan anladığımız anlar işte o karanlık dakikalardı. arada bir yurdun bahçesine giren araçların audi, mercedes vb. olduğunu ve hız sınırının üst noktası olmadığı lakin alt sınırının 120km/s olduğunu şipşak çaktık. ayrıca taksilerde mini tvler vardı lakin taksimetreden eser yoktu. yani taksici sizden 5km için 50 tl istese itiraz edemezdiniz.
bir başka pahalı olan şeyse su idi. yemek de bir o kadar fahiş fiyataydı ama en azından porsiyonlar büyüktü. yine de biz her defasında yemekleri paylaşsak yeteceğini unutarak minimum 20 liralık öğünler yedik. özetle hava alanı fiyatları tüm kıbrıs'ı ele geçirmişti. bir küçük çayın fiyatınınsa 4tl olduğunu öğrenince kongrede verilen sallama çayların kıymetini bir kez daha bildik.
lakin kıbrıs hep pahalı, hep sıcak, hep dağ tepe değildi elbette. bir şişe likörün 8 tl, bir 70lik rakının 16tl, bir tabaka mini puronun 5tl'ye satıldığı dükkanlar, girne merkezdeki yat limanı ve civarındaki restoranlar, casinoların renkli ışıkları, alsancak sahilde 9 lira vereceğiniz biranın sadece 5 lira olması filan paha biçilmezdi. benzinse 2,5 tl civarlarındaydı. asgari ücret türkiye'dekinin 3 katı olup bakkallar günde 3 saat açık kalırlarsa migros'un bir şubesinin bir günde kazandığını kazanabiliyorlardı. o yüzden alabildiğine cooldular. akşamüstü 5'te dükkanı kapattık diyip içerde boş boş oturma lüksüne sahiptiler. herkes zengindi, hemen hemen kimse çalışmıyordu, çalışanlarsa çoğunlukla dışarıdan gelen üniversite öğrencileriydi, bu para nerden geliyordu? bu kadar fantastik arabanın aslı astarı neydi? plakalar neden ev yapımı gibiydi? aklımızın almadığı konulardı.
magosa'da ise bir cami vardı ki aslında tam bir katedraldi. üstüne cami yazınca her binanın cami ilan edilebileceğini ayasofya'dan öğrenemeyen ben bir sonraki örnekte şok olmamayı filan umuyordum. umut fakirin ekmeği değilse neydi alla sen?
kongrede ise çok mantıklı şeyler anlatanların yanı sıra oldukça mistik hatta metafiziğe kaçan konferanslara hatta çalışma gruplarına rastlamak mümkündü. özellikle enerji psikolojisi workshopu adeta reiki'ye giriş dersiydi. hangi çakralar nerde ,suratının neresine vurursan miden çalışır, hangi parmağını birbirine çarparsan kinden uzaklaşabilirsin gibi konularda enteresan bilgilere sahip olduk. hatta öyle ki enerji psikolojisi ile gece hangi kıyafeti giymeli, kimle evlenmeli, hangi halıyı almalı gibi sorulara yanıt alabilmek de mümkündü. fotonlarla insanların sizi düşünmesini sağlayabilir, gıcık kaptıklarınızın enerjisini düşürüp bütün gün kendilerini kötü hissetmelerini sağlayabilirdiniz. ve bu bilimsel bir kongre idi, bu noktada çeliştim ama geçti. hatta bu bilgilerle ebru şallı'nın programına konuk olsam baya izleyici toplarım lan diyerek tv8'e danışman psikolog olup para kazanmayı bile bir an düşündüm. yine de entellektüel bir çevrede olduğumu anımsatan civar dialoglarla kendime gelmeyi bildim.
gelelim deniz güneş kum durumlarına. yat turunu tavsiye ederim. sıcak deniz sevenlere bire bir. kayalı deniz de kumlu deniz de var. koylar temiz ve güzel.
bir diğer konuysa güney kıbrıs'a geçeriz ağbi geyiği. eğer yeşil pasaportum var, güneye de geçerim kuzeye de girerim diyorsanız ve siz tc vatandaşıysanız orda bir durun yiğidim soluklanın hele. zira kuzey kıbrıs'a nüfusla giriş bedava yeşil pasaportla giriş 15 tl. bunun sebebi yeşil pasaport için oturma belgesi filan bedava imiş bir girişte para alınıyormuş. diğer pasaportlarda sıkıntı yok. bir diğer konu ise buraya kadar gelmişken komşuya da geçme olayı. tc vatandaşı olan insan evlatları pasaportunun türüne bakılmaksızın güney kıbrısa kktc'den asla giremiyor. yunanistan üstünden giriş yapmak mümkünmüş. bir diğer yolsa kaçak giriş. ancak dikkat, yakalanırsanız hem yunanistan'da hem türkiye'de hapis cezası sizi bekliyormuş, benden söylemesi.
kıbrıs'ın casinolarıyla ünlü olduğunu da unutmadık tabi. öncelikle 21 yaş üstü olmanız lazım. ikinci şartsa kktc'de öğrenci olmamalısınnız. öyle muhteşem giyinmenize filan gerek yok. makinalarla oynayacaksanız bingoyu tavsiye ederim. en azından size rakam seçme şansı tanıyor. diğer slotlarda sadece düğmeye basıyorsunuz, o da can sıkıcı. kollu makinalarsa tarih olmuş. biz gittiğimizde de casinonun terasında petek dinçöz konser veriyordu, çıkmadık bile. ne çıkalım. petek yanımıza gelsin, parasıyla değil mi?
son olarak da sigarayı kıbrıs'tan çıkarkenki free shoplardan, alkolü de kıbrıs'ın içinden alın. alkol limitiniz 3lt olup el bagajında taşımamanız gerekmektedir. bir de gitmişken hellim peyniri yiyin derim.
son olarak: daçmin goş adadan gaçabiling!
31.7.11
19.7.11
olmamış
saat 11 olmak bilmedi bugün. normalde olurdu bugün hala olmadı. bir şey beklemek ve saat kadranları arasındaki lanetli ilişki!
bu yaz blog yazamadım, ama aynaya da bakamadım zaten. o yüzden tuhaf değil bence. istanbul istanbul ankara izmir çandarlı izmir çandarlı ankara izmir ankara izmir bandırma çandarlı bak yazrın kıbrıs. kullandığım uçak sayısı 0! zor oldu. sebebi yüksek lisans başvuruları, akrabağ ziyaretleri, kongreler. iyi mi kötü mü olduğunu bilmediğim haberse henüz bu gidiş gelişlerin yarısının bitmiş olduğudur.
Boğaziçi ile ODTÜ saymasa da TOEIC de bir sınavınmızdır.
bence 1 dakika var.
hatta 11 ama dünyanın en kötü internetiyle bakalım nereye kadar?
12:20 değişen hiçbir şey yok.
alexander rybak şarkısı gelsin: europe skies
sıkıldım ya f5 f5 basa basa. forbiddenmiş.
gidip giyineyim bari. allam ya.
bu arada ayakkabımı bir köpek yedi, elimi bir kedi tırmaladı, iki yeni tshirt aldım, bir kaç parça çikolataya 40,5 tl verdim, bence kazıklandık ayaküstü ama acelemiz vardı diye oluyor bunlar hep. sonra da çikolatalar akmış çantamda zaten, rezalet. kareokem yayınlanmış, o da ayrı rezillik zaten rezillik diyince aklıma geldi. tek binişlik ego kart isteyen varsa gelsin vereyim.
olmamış.
bu yaz blog yazamadım, ama aynaya da bakamadım zaten. o yüzden tuhaf değil bence. istanbul istanbul ankara izmir çandarlı izmir çandarlı ankara izmir ankara izmir bandırma çandarlı bak yazrın kıbrıs. kullandığım uçak sayısı 0! zor oldu. sebebi yüksek lisans başvuruları, akrabağ ziyaretleri, kongreler. iyi mi kötü mü olduğunu bilmediğim haberse henüz bu gidiş gelişlerin yarısının bitmiş olduğudur.
Boğaziçi ile ODTÜ saymasa da TOEIC de bir sınavınmızdır.
bence 1 dakika var.
hatta 11 ama dünyanın en kötü internetiyle bakalım nereye kadar?
12:20 değişen hiçbir şey yok.
alexander rybak şarkısı gelsin: europe skies
sıkıldım ya f5 f5 basa basa. forbiddenmiş.
gidip giyineyim bari. allam ya.
bu arada ayakkabımı bir köpek yedi, elimi bir kedi tırmaladı, iki yeni tshirt aldım, bir kaç parça çikolataya 40,5 tl verdim, bence kazıklandık ayaküstü ama acelemiz vardı diye oluyor bunlar hep. sonra da çikolatalar akmış çantamda zaten, rezalet. kareokem yayınlanmış, o da ayrı rezillik zaten rezillik diyince aklıma geldi. tek binişlik ego kart isteyen varsa gelsin vereyim.
olmamış.
4.6.11
yine de yoktum
ben bayadır yazmadım. zaten günde bloga giren sayısı ortalama 0,5'e düşmüş böyle olunca. bunun yanında blog da okuyamıyorum zaten. hiç vaktim yok. hiç yok o yüzden mütemadiyen facebooktayım. bi de sokağa çıkıp çay içecek yeni mekanlar arıyorum. çok işim olduğundan yapıyorum bunları. ama hakikaten var. yüksek lisans başvuruları sınavlar ödevler filan var. bu vakitlerin geleceğini duyurmuştum ey ahali.
geçenlerde bir mail geldi hayırdır yazmıyorsun diye sırf o yüzden yazıyorum.
13 ayrı kuramcı adı yazan bir kağıtta adını bildiğim 3 insan var ve benim bunlara mülakata kadar çalışmam lazım. adamlar bilim sınavı yapınca veya mülakatta bir şey sorunca mal gibi kalmamak için. psikoloji okuyup 4 senede okyanusta bir damla öğrendiğini fark edip bir avuç suya doğru yol almak zorunda olduğunu fark etmek ve önünde 4 yılın değil 4 haftanın bile olmadığını bilmek kolay bir süreç değil.
artık abuk sabuk şeylere seviniyorum. eskiden abuk sabuk şeylere üzülürdüm. mesela geçen havaalanından banliyöye bindim, halkapınar'da inecektim. ve iyi ki aliağa'da inmeyeceğim diye sevindim. ama biraz alkol almıştım hani.
geçen de film izliyorum. Maria Braun'un Evliliği (Die Ehe der Maria Braun). bu filmden çıkarılabilecek en son ders "neyse ki 2. dünya savası almanyasında değiliz ve sevdiğim adam hapiste değil, öyleyse günlük ufak kavgalara pek takılmamalı" olabilir. ben bunu çıkaracak başarıya sahibim.
şimdiyse mira nair'in bir filminin incelemesini yapmam lazım. keşke sözlü yapsak. yazacak halim öyle yok ki... üstelik de işletme ödevi var. hem sunum hem ödev hem sınav. üstelik vizesini okumadı hoca. işte insanların hiçbir şey yapmazken karşılarındakinden çok şey istemesi üstelik bunu sırf statülerinden ötürü yapmalarının dayanılmaz hafifliği.
Kaybedenler Klübü'nü izleyen insanlar umarım bir gün yarın ortada "naber abi?" "standart." diye dolaşmaz. allah korusun çok çirkin. hele hele hiç aşinası olmadıkları o yaşam kalıplarına girmeye çalışanlar hiç çıkmasın. kalıp da değil, kalıpsızlık. bir film izleyip hayatı değişen insanlar fante(a)zisi. onlar için her gece ağlarım.
şu dünyada tezer özlü'den kalan son yazılı parçaları da sel yayınları bastı. daha da çıkmaz sanıyorum. bütün kitapları kafka'nın şato'su kadar ancak ediyor. yani mesela elif şafak siyah süt'ü yazacağına tezer özlü o kitap kadar sayfa yazasa imiş. işte yine benim obsesifçe tezer özlü aşkım ve elif şafak nefretim. burda kesiyorum.
sevgili okur sana dinleyecek bir parça da bırakıyorum:
aşk bu değil-birsen tezer
bir sonraki boş vaktimde görüşmek umuduyla.
geçenlerde bir mail geldi hayırdır yazmıyorsun diye sırf o yüzden yazıyorum.
13 ayrı kuramcı adı yazan bir kağıtta adını bildiğim 3 insan var ve benim bunlara mülakata kadar çalışmam lazım. adamlar bilim sınavı yapınca veya mülakatta bir şey sorunca mal gibi kalmamak için. psikoloji okuyup 4 senede okyanusta bir damla öğrendiğini fark edip bir avuç suya doğru yol almak zorunda olduğunu fark etmek ve önünde 4 yılın değil 4 haftanın bile olmadığını bilmek kolay bir süreç değil.
artık abuk sabuk şeylere seviniyorum. eskiden abuk sabuk şeylere üzülürdüm. mesela geçen havaalanından banliyöye bindim, halkapınar'da inecektim. ve iyi ki aliağa'da inmeyeceğim diye sevindim. ama biraz alkol almıştım hani.
geçen de film izliyorum. Maria Braun'un Evliliği (Die Ehe der Maria Braun). bu filmden çıkarılabilecek en son ders "neyse ki 2. dünya savası almanyasında değiliz ve sevdiğim adam hapiste değil, öyleyse günlük ufak kavgalara pek takılmamalı" olabilir. ben bunu çıkaracak başarıya sahibim.
şimdiyse mira nair'in bir filminin incelemesini yapmam lazım. keşke sözlü yapsak. yazacak halim öyle yok ki... üstelik de işletme ödevi var. hem sunum hem ödev hem sınav. üstelik vizesini okumadı hoca. işte insanların hiçbir şey yapmazken karşılarındakinden çok şey istemesi üstelik bunu sırf statülerinden ötürü yapmalarının dayanılmaz hafifliği.
Kaybedenler Klübü'nü izleyen insanlar umarım bir gün yarın ortada "naber abi?" "standart." diye dolaşmaz. allah korusun çok çirkin. hele hele hiç aşinası olmadıkları o yaşam kalıplarına girmeye çalışanlar hiç çıkmasın. kalıp da değil, kalıpsızlık. bir film izleyip hayatı değişen insanlar fante(a)zisi. onlar için her gece ağlarım.
şu dünyada tezer özlü'den kalan son yazılı parçaları da sel yayınları bastı. daha da çıkmaz sanıyorum. bütün kitapları kafka'nın şato'su kadar ancak ediyor. yani mesela elif şafak siyah süt'ü yazacağına tezer özlü o kitap kadar sayfa yazasa imiş. işte yine benim obsesifçe tezer özlü aşkım ve elif şafak nefretim. burda kesiyorum.
sevgili okur sana dinleyecek bir parça da bırakıyorum:
aşk bu değil-birsen tezer
bir sonraki boş vaktimde görüşmek umuduyla.
27.4.11
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)