bazen yazdığım şeylere çok gülüyorum. euheuehueh hatta. ama bugün gülme konusunda ciddi sorunlarım var zira sırtıma yel girmiş. gerçi annemin bile "yaşlı kadınlar gibi konuştun." diye nitelendirdiği bu yel girme meselesi başka nasıl ifade ediliyor onu da bilmiyorum ama emin olduğum bir şey varsa o da: gülmeme engel. nasıl kalakalıyorum nasıl belli değil.
insan tam da böyle şımarık şımarık akademik, mesleki, maddi şeylere üzülüp durunca işte böyle ufak tefek hasta oluyor ya, hah işte o en güzel şey. gürse (ya da gülse, yıllardır bilemedim, bilmek için de çabalamadım) birsel'den daha ciddiyim. böyle iyileşmesi zor olmayan ama bir günlüğüne olsun insanı kısıtlayan muhteşem fırsatlar bunlar hep. zira başka türlü şükretmek demeyeceğim ama gereksiz/abartılı/durumun hak etmediği kadar çok üzülme olayının sonu gelmiyor.
şimdi düşündüm de bir kaç yıl devlet okulunda bir yerlerde çalıştıktan sonra iyi bir özel okula okul psikologu olarak girebilirim. ve bu beni mutlu eder. bazen dönüp finlandiya'da master yapacaktım noldu, diyorum kendime. ama şu var, sürekli everest'e tırmanamazsın. zaten daima böyle yoğun bir çabada olunca insan bir yerde yoruluyor ve maalesef o tak etme noktası da en direnmesi gereken yer olabiliyor. yine de dünyada yapılacak çok şey var. polyannacılık değil bu. sürekli üzgün insanın ikincil kazançlarına batmadan, ya da iylik timsali olmadan durulabilecek ara bir yol, bir çıkış, bir nefes. çünkü gerçekten yapacak çok şey var! afrika'daki açlar napsın, köprü altında yatanlar nasıl okusun filan gibi sosyal gerçekçi mevzuulara girmek istemiyorum. "normal" bir insandan bahsediyorum. basit bir hobi edinmek zor değil. akıldan geçirmek gerek. her gün aynı şeyleri yapıyorum ama hiçbir şey yapmıyorum, tiribinden insanı korur. ülkenin üç büyük şehrinden başka gönlünce yaşanabilecek yerleri de elbette vardır. her kör gidişin bir getirisi çıkar. buna inanıyorum. şu hayatta bir seçim yaptım: ya mezun olmayıp ortalamamı yükseltecektim, ya mezun olup yoluma bakacaktım. mezun olmayı seçtim. böylece formasyon aldım. iddia o ki bunu alabilen son nesiliz. ikisi de istesem de dönüp elde edemeyeceğim şeylerdi. ama şunu elde ettim: bir gün akademisyenlikten bıktığımda yapabileceğim başka bir işim daha oldu. bedeli de akademisyenliğe girmem epey zor oldu.
sürekli yorgun üzgün kırgın olduğumu ifade eden cümleler kurmak istemiyorum, öyle hissetmiyorum da, ama elim, dilim öyle cümleler sarf ediyor. sıkıldım bundan.
sanırım aslında bu master vıdılarından da sıkıldım. mesela bundan size ne?
yel, iyi ki sırtıma girdin!
10.8.12
20.7.12
yok sana başlık maşlık
canım kardeşim devlet üniversitesinde mastera kabul almak çok zor, özel de çok pahalı. napalım ölelim mi?
8.6.12
zaten hepimiz yokluğunda çok kitap okumuş insanlar değil miydik?
bir erkekteki entellektüel birikim ve zekanın kadınlar dünyasındaki yeri paha biçilemezdir.
bir erkeğin zuhal olcay konserine gidip her şarkıya eşlik edeni, bilinçaltı ile bilinçdışının ayrımını bileni, yeterli seviyede futbolla ilgileneni, yine de rakı masasında da arabesk ve tsm de söyleyebileni,
"en kötü ihtimalle sen beni bu halde bırakıp gitmezsin diye düşündüm"
ve neticede o kadının yokluğunda çok kitap okumuşu makbuldür.
evet makbul.
bir de ad var ki kadınlara konan o da makbule.
"sabah olmuşsa kimin umurunda! haydi dostlar yanı başıma. bana laf geçmez, yazı-tura atmam bize gidelim beyler!"
zaten makbulün kökü de kabulden gelir. yani işte her zamanki gibi bir kelime arapça ise onun içindeki sessiz harflerden anlamca birbirine yakın yepyeni tasavvurlar üretebilmelisinizdir.
bu mustafa sandal eskiden çok naif şarkılar yapardı yüreğimize dokunan sözleri olan. artık daha "pop" işler yapıyor. üzülüyoruz. zaten hep 90'lar, ah 90'lar!
"karanlıklar çökmüş üstüme odalardan bir güneş gel der bana"
ama işte o zamanlar çelik, mirkelam, izel, asya gibi biteviye tek isimle anılan şarkıcı dostlarımız da yok değildi. ya bu arkadaşların soyadları berbattı, ya da böylesi daha akılda kalıcı, belki de karizmatikti. bilemiyorum. neticede bu adamları kimse eşcinselleri sorgular gibi sorgulamadı tercih mi genetik mi bozukluk mu diye.
ve bu konuyla eşcinsellerin sıkıntılarının ne kadar alakası varsa uludere ile de kürtajın o kadar ilgisi vardır.
"hiç kandırdım ben seni? aldattım mı sevgilim? gecenin bir yarısı uyandırdım mı bebeğim?"
o değil de, bir psikoloji öğrencisinin kongrede eşcinsellerin sorunlarını paylaşan bir eşcinsel annesine (bu da nasıl bir tamlama oldu bilemiyorum) "eşcinseller de, ımmm ... şeyyy ... yani heretoseksüeller gibi cinsel arzuları oluyor mu?" diye bir saatlik panelin ardından sorması nasıl açıklanmalı?
"o hep bana anlatır arada bir çıtlatır"
onu bunu boşver de, benim de şöyle bir yönetim sistemi önerim var: kim kime oy verdiyse onun kanunlarına bilmem nelerine uysun/maruz kalsın/uğraşsın/katlansın/sevinsin artık ne yapacaksa. anayasa komisyonu bu önerimi dikkate alsın. "herkese kendi başkanı sistemi" adı da. ben bulduğumu düşünüyorum ama belki de birilerinin bi teorisi vardır, ne bileyim.
"bu şarkı yarınlara yeni umutlara, haydi rastgele dostum yolun açık ola!"
ve kesinlikle mustafa sandal'la alakası olmayan bir parçayla bitirmek isterim
Duman - Dağlar Bağlar
bir erkeğin zuhal olcay konserine gidip her şarkıya eşlik edeni, bilinçaltı ile bilinçdışının ayrımını bileni, yeterli seviyede futbolla ilgileneni, yine de rakı masasında da arabesk ve tsm de söyleyebileni,
"en kötü ihtimalle sen beni bu halde bırakıp gitmezsin diye düşündüm"
ve neticede o kadının yokluğunda çok kitap okumuşu makbuldür.
evet makbul.
bir de ad var ki kadınlara konan o da makbule.
"sabah olmuşsa kimin umurunda! haydi dostlar yanı başıma. bana laf geçmez, yazı-tura atmam bize gidelim beyler!"
zaten makbulün kökü de kabulden gelir. yani işte her zamanki gibi bir kelime arapça ise onun içindeki sessiz harflerden anlamca birbirine yakın yepyeni tasavvurlar üretebilmelisinizdir.
bu mustafa sandal eskiden çok naif şarkılar yapardı yüreğimize dokunan sözleri olan. artık daha "pop" işler yapıyor. üzülüyoruz. zaten hep 90'lar, ah 90'lar!
"karanlıklar çökmüş üstüme odalardan bir güneş gel der bana"
ama işte o zamanlar çelik, mirkelam, izel, asya gibi biteviye tek isimle anılan şarkıcı dostlarımız da yok değildi. ya bu arkadaşların soyadları berbattı, ya da böylesi daha akılda kalıcı, belki de karizmatikti. bilemiyorum. neticede bu adamları kimse eşcinselleri sorgular gibi sorgulamadı tercih mi genetik mi bozukluk mu diye.
ve bu konuyla eşcinsellerin sıkıntılarının ne kadar alakası varsa uludere ile de kürtajın o kadar ilgisi vardır.
"hiç kandırdım ben seni? aldattım mı sevgilim? gecenin bir yarısı uyandırdım mı bebeğim?"
o değil de, bir psikoloji öğrencisinin kongrede eşcinsellerin sorunlarını paylaşan bir eşcinsel annesine (bu da nasıl bir tamlama oldu bilemiyorum) "eşcinseller de, ımmm ... şeyyy ... yani heretoseksüeller gibi cinsel arzuları oluyor mu?" diye bir saatlik panelin ardından sorması nasıl açıklanmalı?
"o hep bana anlatır arada bir çıtlatır"
onu bunu boşver de, benim de şöyle bir yönetim sistemi önerim var: kim kime oy verdiyse onun kanunlarına bilmem nelerine uysun/maruz kalsın/uğraşsın/katlansın/sevinsin artık ne yapacaksa. anayasa komisyonu bu önerimi dikkate alsın. "herkese kendi başkanı sistemi" adı da. ben bulduğumu düşünüyorum ama belki de birilerinin bi teorisi vardır, ne bileyim.
"bu şarkı yarınlara yeni umutlara, haydi rastgele dostum yolun açık ola!"
ve kesinlikle mustafa sandal'la alakası olmayan bir parçayla bitirmek isterim
Duman - Dağlar Bağlar
1.6.12
isyaaaaaaaaaaaaaaaaan!
insanlar evleniyor, hatta çocuk doğuruyor, hatta doğurduğu çocuğun altını filan temizlerken kocasına da güzel gözükmek için full makyaj, tüylü topuklu terlik filan geziyor. yaş 22-23. kendimi düşününce algı kapasitemin çok üstünde bir noktada olduklarına kanaat getirip asıl üstün zekalının onlar olduğuna filan inanıyorum. ne cesaret diyorum be, vay be! her şeyi tartmışlar, ölçmüşler, biçmişler, uydurup giymişler.
bir de uzun zamandır görüşmediğim insanlar bunlar. hani face'ten ekli olmasak numaramız da yok oturduğumuz yerleri de bilmeyiz hatta son on yılda beraber ne yaptık düşünsek çıkaramayız filan. sonra bu salak bağlantı (facebook) nedeniyle bin bir türlü karın ağrısı çekiyorum, aman düğünü varmış gitsem mi gitmesem mi, aman çocuğunun kırkıymış ne alsam filan.
bugün mesela gitmedim düğüne. zaten hep de bilindiği üzre, insanlar yakınlarına davetiye, az yakınlarına telefon, yakın olmadıklarına da facebook event'i uzaklıkta. işte teknolojinin gelişimiyle orantılı olarak ilerliyor yani. önce dedim gitse miydim, ne taksaydım filan. sonra zaten tekrar tekrar formaliteden çağırıldığımı idrak ettim kimi olaylar zinciriyle. evine ziyarete giderim dedim geçtim. belki ilerde çocuğu olursa mesela, ne bileyim. ya da o zaman da gitmem. onlar da gelmesinler. gelseler de çok şaşırırım. belki sevinirim ama ne konuşacağımı bilemem. ne iş yaptıklarını dahi bilmiyorum. zaten siyasetle din de tanımadığın insanla konuşulmazmış. eh, işte on yılda ne yaptın ne ettin. bu durum çok, şey, ımmmm, ikiyüzlüce sanırım doğru kelime.
yahu zaten, başka başka liselere gitmişiz. ilkokuldan tahmin ettiğin potansiyelleri var işte insanların. arada bir ne yapıp ettiğini duyup gördüğün insanlar oluyor, şaşıramıyorsun bile. ne yalan söyleyeyim. bir de mesela aynı liseye hatta üniversiteye devam ettiğin kişiler oluyor, hani çocukken evinden çıkmadığın, bir bakıyorsun senden nefret eder olmuş. bir takım sebepleri vardır diyorsun kendince. bazısından sen nefret ediyorsun. belki şimdi çok kafa insan olmuşsa bile suratına bir tane patlatasın geliyor. zamanında durduk yere o sana yapıştırıverdi de bir şey yapamadın diye sadece. kimi de var, eskisi kadar yakın olmasan da görünce seviniyorsun. ama bunların sayısı genelde az.
bir de ben çok insan tutmayı sevmem. pek çok şeyi yanlış anlarım, insanların yanlış anlayacağını düşünerek pek çok şeyi yapmam bu sebeple ama o şeyler yapılması gereken şeyler çıkar genelde, benim yaptıklarım da yapılmaması gerekenlerdir her daim. iyi de ben nezaketen yapılan işlerden hiç hoşlanmıyorum ki. kırkta bir yapmak zorunda kalıyorum. onda da kendimden nefret ediyorum.
mesela bak liseden de bir grup arkadaşım vardı, biri haklı olmakla beraber gerisi bence manasız sebeplerden çekip gittiler. hatta manasız dediğim sebepleri dahi genelde bilmiyorum. ama biri sahiden çok manasızdı bak, finale çalışmam lazım alsancak'a eğlenmeye gelemem dedim, aman nolcak dedi, dedim ki lisedeki sınavlar gibi olmuyor ne yazık ki, çok kişisel alınarak kendisinin öss sonucu bir yere yerleşmemesine dem vurduğumu düşünüp küsmüşmüşmüş. allah allah dedim. allah varsan sana sesleniyorum dedim. akıl fikir ver dedim. burdan duyurmak istemediğim zibilyon tane şey yaptım lan ben dedim, gerizekalı mı bu gelip bi kırıldım bile demedi ben mal mal aradım evine filan gittim. var, böyle de var.
neyse fazla kişisel oldu.
vallahi insana halil sezai dinlettiriyorlar.
şimdi sen de diyeceksin ki sil facebook'tan madem böyle hisler içindesin. ama o da olmuyor. çünkü birini "face'ten bile silmek" diye bir şey var. o kadar da değil filan yani. kavgalı ayrıldığın eski sevgilin mi ayol bu, durumu.
işte derdi nedir bu sonbaharın?
daha yazacağım da ne gerek var?
bu aralar da böyle bir şey, yazıp yazıp siliyorum, ne gerek var diye.
benim buuuuuuuuuu derdiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiim....
bir de uzun zamandır görüşmediğim insanlar bunlar. hani face'ten ekli olmasak numaramız da yok oturduğumuz yerleri de bilmeyiz hatta son on yılda beraber ne yaptık düşünsek çıkaramayız filan. sonra bu salak bağlantı (facebook) nedeniyle bin bir türlü karın ağrısı çekiyorum, aman düğünü varmış gitsem mi gitmesem mi, aman çocuğunun kırkıymış ne alsam filan.
bugün mesela gitmedim düğüne. zaten hep de bilindiği üzre, insanlar yakınlarına davetiye, az yakınlarına telefon, yakın olmadıklarına da facebook event'i uzaklıkta. işte teknolojinin gelişimiyle orantılı olarak ilerliyor yani. önce dedim gitse miydim, ne taksaydım filan. sonra zaten tekrar tekrar formaliteden çağırıldığımı idrak ettim kimi olaylar zinciriyle. evine ziyarete giderim dedim geçtim. belki ilerde çocuğu olursa mesela, ne bileyim. ya da o zaman da gitmem. onlar da gelmesinler. gelseler de çok şaşırırım. belki sevinirim ama ne konuşacağımı bilemem. ne iş yaptıklarını dahi bilmiyorum. zaten siyasetle din de tanımadığın insanla konuşulmazmış. eh, işte on yılda ne yaptın ne ettin. bu durum çok, şey, ımmmm, ikiyüzlüce sanırım doğru kelime.
yahu zaten, başka başka liselere gitmişiz. ilkokuldan tahmin ettiğin potansiyelleri var işte insanların. arada bir ne yapıp ettiğini duyup gördüğün insanlar oluyor, şaşıramıyorsun bile. ne yalan söyleyeyim. bir de mesela aynı liseye hatta üniversiteye devam ettiğin kişiler oluyor, hani çocukken evinden çıkmadığın, bir bakıyorsun senden nefret eder olmuş. bir takım sebepleri vardır diyorsun kendince. bazısından sen nefret ediyorsun. belki şimdi çok kafa insan olmuşsa bile suratına bir tane patlatasın geliyor. zamanında durduk yere o sana yapıştırıverdi de bir şey yapamadın diye sadece. kimi de var, eskisi kadar yakın olmasan da görünce seviniyorsun. ama bunların sayısı genelde az.
bir de ben çok insan tutmayı sevmem. pek çok şeyi yanlış anlarım, insanların yanlış anlayacağını düşünerek pek çok şeyi yapmam bu sebeple ama o şeyler yapılması gereken şeyler çıkar genelde, benim yaptıklarım da yapılmaması gerekenlerdir her daim. iyi de ben nezaketen yapılan işlerden hiç hoşlanmıyorum ki. kırkta bir yapmak zorunda kalıyorum. onda da kendimden nefret ediyorum.
mesela bak liseden de bir grup arkadaşım vardı, biri haklı olmakla beraber gerisi bence manasız sebeplerden çekip gittiler. hatta manasız dediğim sebepleri dahi genelde bilmiyorum. ama biri sahiden çok manasızdı bak, finale çalışmam lazım alsancak'a eğlenmeye gelemem dedim, aman nolcak dedi, dedim ki lisedeki sınavlar gibi olmuyor ne yazık ki, çok kişisel alınarak kendisinin öss sonucu bir yere yerleşmemesine dem vurduğumu düşünüp küsmüşmüşmüş. allah allah dedim. allah varsan sana sesleniyorum dedim. akıl fikir ver dedim. burdan duyurmak istemediğim zibilyon tane şey yaptım lan ben dedim, gerizekalı mı bu gelip bi kırıldım bile demedi ben mal mal aradım evine filan gittim. var, böyle de var.
neyse fazla kişisel oldu.
vallahi insana halil sezai dinlettiriyorlar.
şimdi sen de diyeceksin ki sil facebook'tan madem böyle hisler içindesin. ama o da olmuyor. çünkü birini "face'ten bile silmek" diye bir şey var. o kadar da değil filan yani. kavgalı ayrıldığın eski sevgilin mi ayol bu, durumu.
işte derdi nedir bu sonbaharın?
daha yazacağım da ne gerek var?
bu aralar da böyle bir şey, yazıp yazıp siliyorum, ne gerek var diye.
benim buuuuuuuuuu derdiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiim....
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
